"Artık güneşin doğmasını bekleyecek gücüm kalmadı
ama siz yeni doğacak günü mutlaka bekleyiniz."
Stefan ZWEIG
Uluslararası sistem ve toplum, 20. Yüzyıl içerisinde 20 yıl ara ile gerçekleşen iki dünya savaşında sınır tanımayan bir şiddete tanık olmuştur. Farklı ideolojilerin birbirini reddeden dünya görüşleri, silah sistemlerinin gelişmesi, savaşların cephe gerisine taşınarak sivil insanları etkilemesi ve toplumlarda yaşanan yaygın çaresizliğin totaliter rejimlere güç kazandırması bu şiddetin yayılmasına etki eden unsurlar olmuştur. Yukarıda alıntı yapılan cümle bu döneme tanık olan, şiddeti derinden hisseden ve küresel toplumun geldiği noktadan ümidini keserek hayatına son veren Stefan Zweig’ın 1942’de yazdığı son cümleler olmuştur. 20. Yüzyılın en etkili yazarlarından birisi olan Zweig’ın hayatına son verişinde açıkça görülen ümitsizlik, yazarın kendisinden sonra gelecek nesillere ümit vaad etmesine engel olmamıştır.
Nitekim 1945’de İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi sonrasında Avrupa-Amerika merkezli değer yargıları üzerine kurulan uluslararası sistem, tarihte en uzun barış çağlarından birisinin yaşanmasına zemin hazırlamış ve yeni bir dünya savaşının ortaya çıkmasını engelleyecek işbirliği mekanizmaları kurulmuştur. Bununla birlikte 1990’lı yıllardan itibaren Çin’in küresel ekonomideki artan payı, 2000’li yıllardan itibaren Putin liderliğindeki Rusya’nın etki alanını genişletmeye çalışan politikaları uluslararası sistemdeki mevcut düzenin sorgulanmasına ve güç dağılımının yeniden belirlenmesine yönelik söylemlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Türkiye’nin de “Dünya Beş’ten Büyüktür” söylemi ile katıldığı, uluslararası sistemin yapısında revizyona ihtiyaç duyulduğuna yönelik yaygın kanaat, Batı dünyasında varoluşsal bir tehdit algısı yaratmıştır.
Bu tehdit algısı ile Batı merkezli ittifakın en önemli savunma örgütlerinden birisi olan NATO’nun 2008 Bükreş Zirvesi’nde Ukrayna ve Gürcistan gibi ülkeleri de içine alacak şekilde genişleme politikası izleyeceğini ilan etmesi, Rusya’nın tehdit algılarını güçlendirmiştir. Uluslararası İlişkiler’de “Tukidides Tuzağı” olarak adlandırılan bu durum; kısaca bir devletin kendi güvenliği için izlediği politikaların bir diğer devletin güvensizliğini beslediğini ifade etmektedir. 2022 yılının Şubat ayında Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline yol açan gelişmeler bu tür bir güvenlik-güvensizlik olgusu ile açıklanabilmektedir. 2008 NATO genişleme politikasının ilan edilmesinden sonra Rusya, önce Gürcistan’a daha sonra 2014’de Kırım’a müdahale etmiş ve bu bölgelerde kendi kontrolü altında siyasi düzenler oluşturmuştur.
Krize baktığımız çerçeveyi biraz daha genişletecek olursak, Rusya’nın etki alanını genişletmeye dönük politikalarının yalnızca Avrupa merkezli güçlerin genişlemesinden değil ayrıca Çin’in yükselişi ve Orta Asya-Ortadoğu gibi Rusya’nın etkin olduğu coğrafyalarda giderek etkin bir aktör olmaya başlamasından kaynaklandığını görebiliriz. Dolayısıyla batıdan AB ve NATO’nun, doğudan Çin’in izlediği politikalarla ortaya çıkan “sıkışma-çevrelenme” hissi, Rusya’yı agresif bir dış politikaya yöneltmiştir.
İkinci Dünya Savaşı döneminde yaşanan şiddetin ve nükleer yok oluş tehdidinin yarattığı kaygıların hatırasının hâlâ çok taze olması sebebiyle, 21. Yüzyılın konvansiyonel ve nükleer bir topyekün savaşa sahne olmayacağı ümidi yüksektir. 21. Yüzyıl silah ve ideolojilerin savaştığı bir yer değilse de giderek bir toplumun sahip olduğu dünya görüşünün diğer toplumların değer ve normları ile rekabet ettiği bir yer haline gelmiştir. Nitekim bugün Rusya ve Çin liderliğinde dile getirilen küresel sistemin revize edilmesi gerekliliği, yeni dünya düzeninin Batı merkezli değerler yerine Asya merkezli değerlerin de içselleştirildiği çok-merkezli ve kapsayıcı bir nitelikte kurulması söylemini içermektedir.
Buradan hareketle 21. yüzyılı diğer yüzyıllardan farklı kılan özellik; tek bir dünya görüşü, medeniyet idraki ve terakki anlayışı ile yaşanamayacak olmasıdır. Dünyanın değişimine dünyayı algılama biçimindeki değişimin de eşlik etmesi, Uluslararası İlişkiler’in işleyişini, karar vericilerin karar verme mekanizmalarını da doğrudan değiştirecektir. Böyle bir ortamda Avrupa-merkezli, çatışma odaklı ve dışlayıcı bir Uluslararası İlişkiler anlayışını sürdürmek imkân dışıdır.
Tocqueville (2019), henüz 1800’lerde yazdığı eserinde “Toplumsal durum her zaman siyasal durumun temelinde bulunur” diye yazmıştır. Bu cümleyi uluslararası sisteme uyarlayacak olursak, gerçek anlamda daha adil ve barışçıl bir uluslararası düzen için daha bütüncül bir bakış açısına sahip bir toplumsal durum yaratmak zorundayız. Bu bütüncül bakış açısına sahip olmak için bugün Asya toplumlarının kültürel birikimi, önemi yadsınamaz bir imkân sunmaktadır. Nitekim iyi ve kötünün aynı anda bir arada olamayacağına inanan Batı toplumunun aksine Doğu toplumlarında iyi ve kötü aynı anda bir arada bulunabilir. Ve hatta bulunmalıdır. Çinli yazar Mo Yan’ın (2019) Kızıl Darı Tarlaları isimli romanının baş kahramanı olan Luohan Amca da karanlık gecenin geçip gideceği ve parlak şafağın yakında sökeceği konusunda hep ısrarlı olmuştur.
21. yüzyılda ayakta kalmak isteyenler, artık yalnızca bilgiye erişenler değil bu bilgiyi işleyip farklı kültürel bakış açıları ile sentezleyebilenler olacaktır. Bu sebeple Medeniyetler Çatışması tezinin aksine bugün Medeniyetler Sentezi’ne ulaşabilenler önce kendilerine daha sonra ülkelerine ve nihayet küresel topluma katkı sağlayabileceklerdir.
S. Zweig ve M. Yan’ın geleceğine inandıkları parlak şafağı görebilmek için kapsayıcı bir bakış açısını hep birlikte kurabilmek ümidi ile..