GelişimErzurumYazı

KIRKDEĞİRMENLER DERESİ VE SU DEĞİRMENLERİ

Erzurum şehir yerleşkesinin yaslandığı Palandöken Dağı’nın kuzey yamaçlarından başlayarak ovadaki sazlığa dökülen Kırkdeğirmenler Deresi, yalnızca doğal güzellikleriyle değil, üzerine kurulan su değirmenleriyle de Erzurum kültürüne büyük katkılar sunmuştur. Palandöken Dağlarının kuzeye bakan tarafındaki “Sultan Sekisi Tepesi” batı kısmında, günümüzde Palandöken merkez içesinin güneyindeki Yıldızkent üstlerinden başlayan Kırkdeğirmenler Deresi, Köşk Camii’nin doğusundan Dere Mahallesi’ne oradan da Çaykara Caddesi istikameti ile Gez Meydanı’na ve Orman Bölge müdürlüğü doğusundan sazlığa akmaktaydı.
Kırkdeğirmenler Deresi’nin başladığı mevkii, Boğaz mesire alanı olarak yıllarca Erzurum halkının sosyal hayatına ev sahipliği eden alanlardan birisi olmuştur. Yaz aylarında kurulan çadırlarda uzun süre kalınan kamp yerleşimi biçimindeki mesire alanına yerli halkın yanı sıra yabancılar da rağbet etmiştir. 1701 yılında Erzurum’da bulunan ve şehrin gravürünü de çizen Fransız doğabilimci Joseph de Tournefort, Kırkdeğirmenler Deresi ile ilgili ilginç bilgiler aktarmaktadır. “…Çok sevdiğim Kırkdeğirmenler vadisinde büyük bir keyifle değişik bitkiler topladık. Kırkdeğirmenler vadisi, çok sarp iki dağın arasında, berrak doğal kaynakların (su gözü) akarak toplandığı gür bir deredir. Kente yakınlığı sebebiyle yürüyerek ulaşılabilen bu dere, yalnızca değirmenleri çalıştırmıyor aynı zamanda tarlaları da suluyor…”
Osmanlı dönemi öncesinden itibaren mesire alanı olarak kullanılan Kırkdeğirmenler Deresi, şehrin bürokrasisi kadar yabancı konsoloslukların da en önemli sayfiye alanı konumunda kullanılmıştır. Rusya’nın Erzurum Konsolosunun her yaz mevsiminde çadırlarla burada kalmayı bir gelenek haline getirdiğini Başbakanlık Osmanlı Arşivi belgelerinden anlamaktayız (BOA, AMKT.MHM. 640/13). Yine Amerikan misyoner ve ailelerinin bu alanda dinlendiklerini, 1885 yılında bisikletle dünya turu kapsamında şehre gelen Amerikalı Thomas Stevens’in anlatılarından öğrenmekteyiz. “…Amerikan Misyonerleri ve aileleri, şehrin beş mil kadar güneyinde yer alan ve romantik küçük bir vadi olan Kırkdeğirmenler’de çadır kurmuşlardı. İki gün boyunca ben de onlarla birlikte burada kaldım. Kırkdeğirmenler vadisi, Palandöken Dağları’nın üzerindeki bir geçide yakın yerdeydi. Yarım düzine çadır, bir milden daha fazla alanı kaplayan ağaçların altında kurulmuştu. Berrak bir suyu olan çağlayan nehir, kamp yerini süslüyordu. Buradaki bol su, üzerinden aktığı yatağının taşlarına değdikçe adeta raks ederek akıyor ve güzel melodilerle ruhlara dinginlik veriyordu…” Stevens’in Eylül ayında Erzurum’a geldiği düşünülürse Haziran ve Ağustos aylarında Kırkdeğirmenler Deresi’nin çok daha kalabalık bir nüfusa sayfiye alanı olduğu anlaşılacaktır.
Kırkdeğirmenler Deresi adını bu dere yatağı üzerinde bulunan çok sayıdaki su değirmeninden almıştır. Bu değirmenlerin kuruluşu ile ilgili iki önemli söylence kayıtlarda mevcuttur. Bunlardan ilkine göre: Erzurum’da “Binbir Hatim” geleneğini de başlatan Pir Ali Baba, 1514 yılında Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Savaşı sonrası şehre gelmiş, Boğaz denilen mevkie (Kırkdeğirmenler Deresi) yakın bir alana (Dutçu Köyü) zaviye inşa etmiş, hatim okuyacak hafızların ihtiyaçlarını gidermek ve geleneğin devamını sağlamak için de vakıf olarak da bu değirmenleri yaptırmıştır. Bir diğer söylence ise: “… Bir zamanlar saygın bir dul kadın, buradaki dere boyunca uzanan en az kırk değirmenin sahibiydi. Kocasının ölümünden sonra kadınının iyiliksever kişiliği çevrede duyulmuş ve insanların ilgisi üzerine toplanmıştır. Çok sayıda sürü sahibi olan bir bey kadın ile evlenmek istedi. Bilge bir insan olan kadın: Kırk değirmeni kastederek, benim için çalışan ve beni kimseye muhtaç bırakmayan kırk oğlum var. Bu yüzden evlenmek istemem dedi. Bunun üzerine zengin olan bey de: Senin kırk oğlunu öldürüp seni çaresiz bırakacağım dedi. Ve koyunlarının yünlerini kırkarak değirmenlere giden suyun önünü kesti. Değirmenler iş yapamaz olunca kadın evliliği razı oldu. Bu evlilik sonrası vadide otlayan koyunlar ve çalışan değirmen sesleri şehre bereket getirdi…”
Geleneksel yapı sanatı içerisinde çok önemli bir üretim binası olan su değirmenleri, yüksekten düşürülen suyun potansiyel enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren ve ağırlıklı olarak tahıl öğütmede kullanılan hidrolik su yapılarıdır. Tarihten günümüze değişik coğrafyalarda, değişik yapılarda ve boyutlarda hep insanlara hizmet etmişler ve bulunduğu bölgenin sosyal ve kültürel açıdan gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Bu bakımdan Türk kültüründe de önemli bir yer edinmişlerdir. Bulundukları coğrafyada öyle etkin olmuşlar ki türkülere konu olmuş, insanların buluşma ve kaynaşma noktası haline gelmiş, gençlerin sevdalık ettikleri, temiz aşkların yaşandığı mekanlar olarak anılmışlardır.
Su değirmenleri, yerleşik hayata geçişle beraber, buğdayın öğütülmesi için kullanılan en önemli teknolojik araç olmuştur. Önceleri insan ya da hayvan gücü ile çalıştırılan değirmenler, suyun gücünün farkına varılmasıyla beraber su ile çevrilir hale gelmiştir. Su değirmenlerinin Anadolu’daki ilk örneklerine M.Ö. X. yüzyılda Urartular ’da rastlanmaktadır. Daha sonra Anadolu’da kurulan tüm medeniyetler tarafından Anadolu’nun yeterli su kaynakları bulunan hemen her yerinde su değirmenleri inşa edilmiştir. XX. yüzyıla gelene kadar su değirmenleri aktif olarak kullanılmış, daha sonra su gücünün yerini dizel veya elektrikli motorlar almıştır.
Anadolu’nun farklı yörelerinde olduğu gibi Erzurum’da da çok sayıda değirmen yapısı bulunmaktaydı. Kırkdeğirmenler Dersi üzerinde inşa edilmiş değirmenler ile ilgili ulaşılabilen en eski belgeler 18. yüzyıldan kalmadır. Hacı Ömer Ağa’nın kızı Hatice Hanım’a ait olan 1779 tarihli vakfiyede: “Kırkdeğirmen olarak bilinen akarsuyun üzerinde bulunan Yeğen Ahmed Ağa Değirmeni ve benim değirme - nimin (Hatice Hanım Değir - meni) yanındaki değirmen ve yine aynı akarsuyun üzerinde bahsedilen değirmenlerin aşağısında yer alan Bekir Efendi Değirmeni ve Çukur Değirmen…” gibi isimleri de verilerek Boğaz ve Köşk arasındaki değirmenler sayılmaktadır. Kağızmanlı Mehmed Efendi Vakfı Değirmeni, Kadı Hafızzade Değirmeni, Şeyhler Vakfına ait olan İsalar Değirmeni de yine bu alanda bulunan Kırkdeğirmenler’dendir.
Köşk, Dere Mahallesi, Çaykara Deresi, Gez Mahallesi ve Mezbaha Deresi Üzerinde bulunan çok sayıdaki su değirmeni, 20. yüzyıl ortalarından itibaren atıl hale gelmiştir. Ya işlevleri değiştirilmiş ya da tamamen yıkılarak arsa haline getirilmiş olan su değirmenleri, turizm amaçlı yeniden değerlendirilebilir bir alandır. Kırsal kalkınma sadece tarımsal üretimin arttırılmasına yönelik alınacak tedbirlerle değil aynı zamanda gelir kaynaklarının tarım dışı faaliyetlerle çeşitlendirilmesine bağlıdır. Korunmuş yerel mimari ve yerel üretim biçimlerinin kültür turizmi bağlamında değerlendirilmesi ve yerel halkların turizm sektöründen de pay alabilmesi bu potansiyelin harekete geçirilmesine bağlıdır. Burada yöre halkına, yerel yönetimlere, sivil toplum örgütlerine ve tur operatörlerine görevler düşmesi yanında aslında turizm politikaları oluşturmak bakımından hükümetlere de büyük görevler düşmektedir.

Dr. Temel SAĞLAM