Anayasalı ve anayasal devlet ayrımı bir kenara bırakılacak olursa, demokrasi ile yönetilen ülkelerin büyük bir bölümü anayasanın üstünlüğü ilkesini benimsemiştir. Ancak İngiltere’de demokratik bir hükümet sistemine sahip olmasına rağmen, asgari yahut azami derecede olsun, aynı özelliği taşıyan ülkelere nazaran farklı bir sistem benimsenmiştir. Bu sistem ‘’Parlamentonun Egemenliği’’ şeklinde kavramsallaştırılabilir. Sistem içerik itibariyle, parlamentonun sınırsız yasama yetkisine sahip bulunması şeklinde özetlenebilir.
eklinde özetlenebilir. Parlamento, İngiltere için günlük konuşma dilinin ötesinde, bir başka deyişle hukuksal olarak, Kral, Lordlar Kamarası ve Avam Kamarasının birlikte meydana getirdiği yapı olarak tanımlanmaktadır. 1911 ve 1949 yıllarında çıkarılan ‘’Parlamento Kanunları’’ Lordlar Kamarasının yetkilerini büyük ölçüde sınırlandırmıştır. İfade edilen bu kanunlar, Lordlar Kamarasının onayı olmaksızın bazı kanunların çıkarılabilmesini mümkün kılmıştır. Bu durum İngiliz hukukçuları tarafından Avam Kamarasının egemenlik üzerindeki hissesini genişletmesi şeklinde yorumlanmıştır. Kralın yasama faaliyeti kapsamındaki rolü ise şeklidir. Kraliçe Anne’den beri hiçbir hükümdar, bir kanun tasarısını onaylamama yetkisini kullanmamıştır. Kanun tasarılarının kral tarafından onaylanması yerleşmiş bir anayasal teamüldür.
Parlamentonun egemenliğinden maksat, parlamentonun İngiliz anayasasına göre, her çeşit kanunu yapmak, ortadan kaldırmak hakkına sahip olduğu ve hiçbir kişi veya kurulun parlamentonun çıkarmış olduğu bir kanunu iptale yahut da ihmale yetkisinin bulunmadığıdır. Bu tanımlamadan çıkarılabilecek en temel sonuç, İngiltere’de anayasa yargısı müessesesinin bulunmadığıdır. ‘’Bonham Kararı ’’ gibi kanunların anayasaya uygunluğunun denetimi noktasında öncü kabul edilebilecek bir kararın İngiltere’de alınmış olmasına rağmen anayasa yargısının İngiltere’de bulunmayışı oldukça dikkat çekicidir. Ancak bu durum, elbette ki, İngiltere’de siyasal sistemin bir bütün halinde gelişmesinden kaynaklı olarak ortaya çıkmıştır. Teorinin tanımından çıkarılabilecek bir diğer sonuç ise, parlamentonun en sağlam şekilde yerleşmiş ve benimsenmiş olan bir anayasal teamülü bir kanunla hükümsüz kılabileceğidir. Tanımdan çıkarılan bu sonuçlar parlamentonun yasama yetkisinin sınırsızlığını ispat edecek bir nitelik arz etmektedir.
Parlamento hukuki bakımdan sınırsız bir iktidara sahip olsa dahi fiili alanda bu mümkün değildir. Fiili bakımdan parlamento iktidarının sınırlı olması, dış sınır, iç sınır ve hükümetin parlamentodaki hâkimiyeti noktasında sağlanmaktadır.
Dış sınır, her hükümetin bir kamuoyu üzerine kurulduğu, bu bakımdan da egemen iradenin keyfi olarak kanun yapması yahut da kaldırmasının imkânsız olması esasına dayanmaktadır. Örneğin parlamento, her ne kadar hukuki olarak yetki sahibi olsa da, temsilsiz vergi almaya veya monarşiyi ilga edecek kanunlar çıkarmaya cesaret edemez. Kamuoyu ve seçmenlerin parlamento üzerindeki etkisi vekâlet teorisini ortaya çıkarmıştır. Bu teoriye göre, son seçimde hükümet partisinin seçim bildirgesine girmemiş, yani seçmenin onayına sunulmamış bir mesele hakkında kanun çıkaramaz. Böyle bir durumda parlamentonun feshedilmesi ve gidilecek yeni seçimde söz konusu mesele hakkında seçmenlerin onayının alınması gerekecektir. Özetle, parlamentonun gerisinde kamuoyu vardır.
İç sınır ise, kendini belli icaplara göre sınırlamayı bilen bir iktidarın niteliğinden kaynaklanmaktadır. İktidar cemiyete nüfuz eden etkilere tabidir. Belirtmek gerekir ki, iç sınır ekseri olarak dış sınırla ayniyet gösterme eğilimindedir. Örneğin İngiliz parlamentosu Amerika tecrübesinden sonra sömürgeleri vergilendirmeyi kolay kolay düşünemeyecektir.
İngiliz parlamenter sisteminin iki partili bir yapıya sahip olması, parlamentoda çoğunluğa sahip olan partinin üyelerinin kabineyi oluşturması sonucunu doğurmaktadır. Bu durum, hükümetin yenilgiye uğramasının ancak kendi partisinin üyelerinden yetersayıdaki bir kısmın aleyhte oy vermesiyle mümkün olabileceği sonucunu ortaya koyar. Hükümet önemli bir konuda Avam Kamarasında yenilgiye uğrarsa ya istifa edecek ya da kamarayı feshedip yeniden seçime gidecektir. Ancak belirtmek gerekir ki, hükümetlerin yenilgiye uğraması zamanımızda hemen hemen hiç görülmeyen bir olaydır. Buradan çıkarılacak sonuç ise, hukuki olarak sınırsızmış gibi görülen parlamentonun fiiliyatta hükümete tabi olduğudur.
Sonuç olarak ifade etmek gerekir ki, İngiltere’de parlamentonun egemenliği teorisi nazar-ı dikkate alınırken, Avam Kamarası üyelerinin yeniden seçilmek için hareketlerinin hesabını vermeye, davranışlarında kamuoyunu dikkate almaya mecbur olduklarını iyice idrak etmek gerekir. Bu da egemen parlamentonun seçmenlerine itaatinin bunun tersine oranla daha doğru olduğunu gösterir. Geniş yetkiye sahip hükümetler, azınlığın görüşlerine saygılı olmak konusunda da çok titizdirler.