Tarihsel Arka Plan Dağlık Karabağ meselesi1 özel anlamda Azerbaycan ve Ermenistan arasında yaşanan topraksal, hukuksal ve varoluşsal bir mücadelenin yansımasının tezahürüdür. Genel anlamda ise özellikle Rusya’nın bölge üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmek için tarihsel süreçte yürüttüğü politikaların yansımasından ibarettir.
Tarihsel arka plana ana hatlarıyla bakıldığında; Çarlık Rusya’nın Kürekçay (1805), Gülistan (1813) ve Türkmençay (1828) Antlaşmalarıyla bölgedeki varlığını sağlamlaştırdığı göze çarpmaktadır. Çarlık idaresi, Türklerin çoğunlukta olduğu Karabağ’ı ve çevresini uzun vadede elinde tutabilmek için iskân politikası üzerinden Hristiyan nüfusu (çoğunluğu Ermeniler) adı geçen bölgeye yerleştirmeye başlamıştır. Rusya bu politikasıyla, Azerbaycan’ın tarihi parçası olan Karabağ’ın demografik yapısını suni bir şekilde değiştirmeye çalışarak, hem bölgenin geleceğinde söz sahibi olmayı hem de Türk Dünyası’nın birleşme olasılığını ortadan kaldırmayı hedeflemiştir.
1917 yılına gelindiğinde Lenin liderliğindeki Bolşeviklerin, Çarlık rejimine karşı güçlü bir ihtilal dalgası başlattıkları görülmektedir. Bolşevik-Menşevik mücadelesinin etkisiyle Güney Kafkasya’daki Rus idaresi geçici de olsa devre dışı kalmıştır. Bu ara dönemin, kaotik yapısından cesaret bulan Ermeni çetelerinin bölgedeki Türklere karşı sistematik saldırılar başlatması, Azerbaycan Türklerinin varlığının ve hukukunun korunmasını zaruri hale getirmiştir. Bu kapsamda müstakil hareket etmeye karar veren Mehmet Emin Resulzade başkanlığındaki Azerbaycan Milli Şûrası, 28 Mayıs 1918 günü Gürcistan’ın Tiflis şehrinde, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını dünya kamuoyuna ilan etmiştir. Bu gelişmeler yaşanmadan önce Azerbaycan Türkleri, Balkan Harbiyle birlikte varoluşsal mücadeleye giren Osmanlı Devleti’ne Kardaş Kömeği (Kardeş Yardımı) adı altında yardımlarda bulunmuşlardır. Osmanlı Devleti de hem iç ve hem de dış siyasette sıkıntılı bir süreç yaşadığı halde Azerbaycan’ı 4 Haziran 1918 tarihli dostluk antlaşmasıyla ilk tanıyan devlet olmuştur. Dönemin Osmanlı Harbiye Nazırı Enver Paşa, Azerbaycan’dan gelen yardım talebi üzerine kardeşi Nuri Paşa (Killigil) komutasında bir ordunun kurulması talimatını vermiştir. Nuri Paşa komutasındaki içerisinde Azerbaycan Türklerinin de bulunduğu Kafkas İslam Ordusu, 15 Eylül 1918 günü Bakü’yü, Ermeni ve Bolşevik-Rus işgalinden kurtarmış, Azerbaycan hükümetinin merkezinin de Gence’den, Bakü’ye taşınmasını sağlamıştır.
Kafkasya’da bağımsız devletlerin kurulmasından rahatsızlık duyan Kızıl Ordu, 27 Nisan 1920 tarihinde Azerbaycan parlamentosunu ve hükümetini feshederek Azerbaycan Cumhuriyeti’ne son vermiştir. Bu aşamadan sonra Bolşevik Rusya yönetimi, Dağlık Karabağ başta olmak üzere bir takım bölgelerin nihaî statüsü hakkındaki meselelerin çözümüne odaklanmıştır. Şöyle ki 5 Temmuz 1921’de Rusya Komünist Partisi’nin Kafkas Bölgesel Komitesi, Dağlık Karabağ’a yönetim merkezi Şuşa olmak kaydıyla Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti sınırları içinde geniş bölgesel özerklik statüsü (oblast) vermiştir. Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan Şûrası sınırları içerisinde yer alıp Şuşa’nın merkez kabul edilmesi Azerbaycan Türkleri açısından olumlu bir adımdı. Ancak demografik yapısı XIX. yüzyıldan itibaren Ermeniler lehine değiştirilmeye çalışılan bölgeye özerklik statüsü verilmesi ilerleyen yıllarda yaşanacak gerginliklerin de bir nevi habercisiydi. 7 Temmuz 1923 tarihinde Ermeniler lehine bir adım daha atılarak, özerk bölgenin merkezi olan Şuşa’nın yerine yeni merkez olarak Hankendi seçilmiştir. Akabinde ise Ermeni kökenli Bolşevik liderlerinden Stepan Shaumian2’ın ismine ithafen Hankendi’nin ismi “Stepanakert” şeklinde değiştirilmiştir.
Öte yandan Stalin Anayasası olarak da isimlendirilen 1936 Anayasası ile “Sosyalizm artık bir dünya uygarlığıdır” iddiasına sahip 1977 tarihli Brejnev Anayasası incelendiğinde; Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’nin Azerbaycan Şûrası içerisinde bırakıldığı göze çarpmaktadır. 21 Nisan 1978’de kabul edilen Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası metninde de Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi, Azerbaycan’ın parçası olarak gösterilmiştir. Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’nin statüsüne ilişkin yasa ise 16 Haziran 1981’de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyet’i tarafından kabul edilmiştir. Dolayısıyla bu hukuki metinlerin varlığı, Karabağ’ın Azerbaycan’a ait olduğu tezinin rasyonel kanıtı olan belgelerdir.
SSCB, 1980’li yılların sonuna doğru Gorbaçov’un uygulamaya karar verdiği Glasnost (Açıklık) ve Perestroyka (Yeniden Yapılanma) politikalarına rağmen hem uluslararası sistemde hem de ülke içinde güç kaybetmeye devam etmiştir. Bu duruma ilaveten, Sovyet yöneticilerinin Karabağ üzerine uygulamış oldukları çelişkili politikalardan güç alan Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi Ermenileri, 20 Şubat 1988 günü aldıkları bir kararla Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nden ayrılıp, Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bir parçası olmak istediklerini duyurmuşlardır. Dolayısıyla Sovyet ve Azerbaycan anayasalarının ilgili maddelerine aykırı olan bu hukuk dışı adım Azerbaycan Türkleri ve Ermeniler arasında çatışmaların 1988 yılı itibariyle başlamasına neden olmuştur. SSCB, Dağlık Karabağ’ın statüsünde değişiklik isteyen Dağlık Karabağ Ermenilerinin teklifini anayasaya aykırı bulması nedeniyle kabul etmemiştir. Ancak aynı yönetim, taraflar arasında çatışmaların gün geçtikçe şiddetlenmesini engelleyemediği gibi zorunlu nüfus hareketliliği ve Kızıl Ordu’nun sert müdahaleleri3 üzerinden bölgedeki şiddet sarmalının güç kazanmasına neden olmuştur.
1991 yılı itibariyle Azerbaycan ve Ermenistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle birlikte Dağlık Karabağ sorunu, Sovyet iç meselesinden, uluslararası bir boyut kazanmıştır. Ermenistan, o dönemin siyasi konjonktürünü fırsat bilip uluslararası hukuka aykırı olduğu halde Dağlık Karabağ ve çevresindeki bölgeleri4 işgal etmeye başlamıştır. Bu işgaller esnasında Ermenistan ordusu, Rus askerlerinin de desteğiyle 26 Şubat 1992 günü silahsız ve savunmasız yüzlerce Azerbaycanlı sivile karşı Hocalı Soykırımını da gerçekleştirerek hem uluslararası hukuk kurallarını çiğnemişlerdir hem de kendi tarihlerindeki kara lekelere bir yenisini daha eklemişlerdir. Buna ilaveten, işgale uğrayan yerlerde yaşayan yüzbinlerce Azerbaycan Türkü (kaçkın), telafisi imkânsız maddi ve manevi kayıplar yaşayarak bölgeyi terk etmek zorunda kalmışlardır.
Rusya Federasyonu, inisiyatif alarak söz konusu işgallerle Azerbaycan topraklarının yaklaşık %20’lik bir kısmını hukuk dışı şekilde ele geçiren Ermenistan ile mağdur konumundaki Azerbaycan arasındaki silahlı çatışmaları sona erdirmek istemiş, bu gaye ile taraflar arasında Bişkek Protokolü (1994) yürürlüğe konulmuştur. Bu duruma ilaveten, 1992’de kurulan AGİT Minsk Grubu da ilkin ateşkes ve sonrasında nihai barış antlaşması imzalanabilmesi için çeşitli temaslarda bulunmaya başlamıştır. Ancak 44 Gün Savaşı’na kadar geçen süreç içerisinde bu sorunun hakkaniyetli bir şekilde çözümü için gerekli irade gösterilememiştir.
Ô 44 Gün Savaşının (27 Eylül-10 Kasım 2020) Nedenleri Azerbaycan ve Ermenistan askeri güçleri arasında gerçekleşen 44 Gün Savaşının nedenleri ve bu bağlamda ortaya çıkan durumları ana hatlarıyla şu şekilde sıralamak mümkündür:
1. Bişkek Protokolüne göre; Güney Kafkasya’da kanayan yaranın tam anlamıyla durdurulabilmesi için taraflar arasında kapsamlı bir barış antlaşması imzalanması gerekliydi. Ancak Ermenistan elde ettiği haksız toprak kazanımlarının etkisiyle ve maksimalist bir yaklaşımla 26 yıl boyunca nihai barışın önünü tıkayacak eylemlerde/söylemlerde bulunmuştur. Dolayısıyla Bişkek Protokolü, iki taraf arasındaki sınır çatışmalarını5 engelleyemeyip kâğıt üzerinde kaldığından savaş riski gün geçtikçe artmıştır.
2. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Üçlüsünün (ABD-Rusya-Fransa) yeterince çözüm odaklı hareket etmeyişi Güney Kafkasya’da savaş ihtimalini kaçınılmaz hale getirmiştir.
3. BM Güvenlik Konseyi’nin 822, 853, 874, 884 numaralı kararları incelendiğinde; Ermenistan’ın, Dağlık Karabağ ve çevresindeki işgalini sona erdirmesi gerektiğine vurgu yapıldığı görülmektedir. Ancak Ermenistan, menfaatleri gereği uluslararası hukuk ilkelerine riayet eden bir tavır sergilemekten uzak durmuştur.
4. Ermenistan, Azerbaycan topraklarına yönelik saldırgan politikasını 12-14 Temmuz 2020 tarihleri arasında Tovuz bölgesinde bir kez daha göstermiştir. Bu durum Dağlık Karabağ’da ve çevresinde sınır çatışmalarının, savaşa dönüşmesini hızlandırmıştır.
44 Gün Savaşının Gelişimi ve Sonuçları Azerbaycan, sınır ihlallerini engelleyebilmek ve işgal altındaki topraklarını kurtarabilmek için 27 Eylül 2020’de askeri operasyonlarını başlatmıştır. Bunun sonucunda Azerbaycan ordusu Fuzuli, Cebrayıl, Zangilan, Kubatlı ve Şuşa başta olmak üzere birçok yerleşim yerini haksız işgalden kurtarmıştır. Ermenistan’ın her türlü provokasyonlarına (Örneğin Azerbaycan’ın Gence Şehrine yapılan saldırı) ve kara propagandalarına rağmen Türkiye-Azerbaycan ikilisi hem sahada hem masada dirayetli ve rasyonel duruşlarından taviz vermemişlerdir. Rusya’nın arabuluculuğunda imzalanan 10 Kasım 2020 tarihli ateşkes gereği Ermenistan güçleri, Ağdam, Kelbecer ve Laçin’den de çekilmek zorunda kalınca işgal edilmiş yerlerin yaklaşık %75’lik kısmı kurtarılmıştır. Böylece 1988 yılından itibaren Azerbaycan Türklerine reva görülen “Büyük Travmalar” süreci, seçici bir zaferle dönüştürülmüştür. Hankendi, Hocalı, Hocavend, Ağdere ve Laçin Koridoru ise Rus Barış gücünün kontrolüne bırakılmıştır.
Türkiye ve Azerbaycan arasındaki “tek millet iki devlet” söyleminin sözden ibaret olmadığı 44 Gün Savaşıyla bir kez daha kanıtlanmıştır. Türkiye, kardeş ülke Azerbaycan’a askeri ve diplomatik alanlarda kapsamlı destek vererek Karabağ Zaferinin kazanılmasında etkili bir rol oynamıştır. Türkiye, Dağlık Karabağ’da ateşkesin gözlemlenmesi kapsamında Ağdam sınırları içerisinde kurulan Türk-Rus Ortak Gözlem Merkezi’nde barışa katkı sunmaya devam etmektedir.
Rusya Federasyonu ise Ermenistan Başbakanı Paşinyan’ın Batılı devletlerle ve örgütlerle kurmuş olduğu ilişki düzeyinden rahatsızlık duymaktaydı. Kremlin, Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ konusundaki hassasiyetinin ve mağduriyetinin ikili ilişkilerin gelişmesine engel olduğunu/ olacağını düşünerek başlangıçta askeri operasyonlara kuvvetli bir tepki göstermemiştir. Ancak Kremlin, bölgelerarası bir güç olduğundan Güney Kafkasya’daki dengelerin tamamen Azerbaycan lehine dönüşmesine de olanak tanımamıştır. Bu sebeple arabuluculuk rolüne soyunarak 10 Kasım 2020’de ateşkesi sağlamıştır. Rusya bölgeye Rus barış gücünü yerleştirerek hem Ermenistan’ın/Ermenilerin güvenliğinde önemli rol oynadığını/oynayacağını göstermiştir hem de Azerbaycan’ın askeri operasyonla tüm bölgeye hâkim olmasını engellemiştir.
Sonuç olarak; “44 Gün Savaşı” neticesinde imzalanan 10 Kasım 2020 tarihli ateşkesin içeriğine bakıldığında, bölgedeki ibrenin askeri ve siyasi açıdan Azerbaycan lehine döndüğü ortaya çıkmaktadır. Ancak Dağlık Karabağ’da Rus kontrolüne bırakılan yerlerin statüsünün ne olacağı ve ateşkesin ne zamana kadar sürdürülebileceği, cevaplanması güç sorulardır. Dolayısıyla nihai ve hakkaniyetli bir barış için taraflar arasında diyalogun kurulabilmesi önem arz etmektedir.