GelişimErzurumYazı

AYLİN ŞENGÜN TASÇI

Türkler, tarih boyunca çok geniş bir coğrafi alana yayılmış olup buralarda birtakım farklı müzik kültürleriyle etkileşim içine girmişlerdir. Bu etkileşimler sonucunda Türk müzik kültürü pek çok koldan beslenmiş ve zengin bir yapıya kavuşmuştur. Böylesine zengin bir kültür mirasının izlerini Geleneksel Türk Sanat Müziği’nin gerek terminolojisinde gerek bu kültüre hizmet etmiş müzisyenlerinin etnik çeşitliliklerinde gerekse ses sisteminin temellerini oluşturan eski yazılı kaynakların diğer bazı kültürlerle bağlantısında somut olarak görmek mümkündür. Dergimizin bu sayısında Türk Müziği’ni bu alanda ülkemizin önemli isimlerinden birisi olan Dr. Aylin Şengün Taşçı ile konuştuk.
Önce sizi tanıyarak başlayalım. Aylin Şengün Taşçı’nın müzik serüveni nasıl başladı?
Ankara doğumluyum. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunuyum. Müzik ile ilgim çocuk yaşlarımda başladı. İlkokul son sınıftayken TRT İstanbul Radyosu’nun o yıl yeni kurduğu Çocuk Korosu’nun sınavını kazanarak müzik eğitimi almaya başladım. Beş yıllık bir eğitimin ardından, yine yeni kurulan TRT İstanbul Radyosu Gençlik Korosu’na geçtim ve klasik Batı müziği eğitimime devam ettim. Soprano bir sese sahibim. Koroda çok sesli müzik yaptım. Üniversite yıllarımda Süheyla Altmışdört yönetimindeki İstanbul Üniversitesi Türk Müziği Korosu ile tanıştım. Bu benim için bir dönüm noktası oldu. Batı müziği ile ilgilenmekten vazgeçerek Türk müziğine yöneldim. Üniversite ikinci sınıfta İstanbul Belediye Konservatuarı’nın yarı zamanlı Türk Müziği bölümüne kaydoldum, altı yıl Türk Müziği eğitimi aldım. Üniversite mezuniyetinden sonra bir süre gazetecilik yaptım. Gazetecilik yıllarımda bir röportaj vesilesiyle rahmetli hocam tanburi Necdet Yaşar ile tanıştım. O dönemde Türk Edebiyatı Vakfı’nda verdiğim solo konserde beni dinleyen hocam Necdet Yaşar, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak kurduğu İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu’nun kadrosuna solist olarak beni de aldı. Profesyonel müzik hayatım böyle başladı. Bu toplulukta uzun yıllar ses sanatçısı olarak çalıştıktan sonra hocamızın ve neyzen Arif Erdebil’in ardından topluluğun üçüncü sanat yönetmeni olarak atandım. On yıl boyunca bu görevi sürdürdüm. Ardından beş yıl boyunca aynı kurumda ses sanatçılığımın yanı sıra müdür olarak idari görev yaptım. Devletteki görevimin yanı sıra bireysel çalışmalar yaptım, Türkiye’de ve on altı ülkede solo konserler verdim. bugüne kadar dokuz solo albüm ve dört single çalışması yaptım. Son solo albümüm Seyir, on beş gün önce Kalan müzik tarafından yayınlandı.
Siyasal Bilgiler Fakültesinde eğitim almış biri olarak neden farklı bir alan olan müziğe yöneldiniz?
Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun olduktan sonra kaymakamlık sınavına girmeyi düşünmüştüm. Ancak annem ve babam benden uzak kalmayı istemedikleri için, bu fikrimi çok desteklemediler. Ben de kendime bir yol çizme noktasında gazeteciliği denedim. Aslında beş altı yıl süren bu deneyimim bana güzel kapılar da açtı. 1990 yılında Fatih Belediyesi tarafından yılın en başarılı on kadın kaleminden biri olarak ödüllendirildim. Gazetecilik yaparken Necdet Yaşar hocam ile tanışmam, eminim kaderin beni müziğe yönlendirmesi için hayatıma yerleştirdiği bir dönüm noktasıydı. Bazı kararları alırken kendi başınıza hareket etmediğinizi hissedersiniz ya, ben Necdet Yaşar ile tanıştığım dönemde müziğe profesyonelce yönlenmemi hep ilahi bir karar olarak nitelendirmişimdir. Bundan dolayı kendimi hep şanslı hisseder ve şükrederim.
Müziğin toplumlar için öneminden bahseder misiniz? Türk toplumu bu önemin farkında mı?
Her toplumun müziği, bana göre kültürünün en önemli parçasıdır. Müziğin içinde o toplumun tarihini, toplumsal yaşantıda gizli dönüm noktalarını, insanların duygularını ve düşüncelerini bulur, o toplum hakkında çok önemli bir birikime sahip olursunuz. Türk toplumu için de elbette bu böyledir. Üstelik bizim bin yılı aşkın geçmişe sahip bir müzik kültürümüz var. Bu büyük mirasın, toplum içindeki kültürel gelişimi ve nesiller arasındaki sağlıklı etkileşimin devamlılığını sağlamak açısından rolü çok önemli. Müziği bir eğlence aracı olarak görmek yerine toplumsal kültürün bir alt bölümü olarak değerlendirdiğinizde, ifade etmek istediklerim çok daha net anlaşılacaktır. Ben müziğe böyle geniş bir perspektiften bakmayı seviyorum ve herkese de bunu tavsiye ediyorum. Ancak bugünkü şartlarda ne yazık ki toplumumuz büyük oranda bu kültürel değerin farkında değil benim gözlemlerime göre. Elbette müziği bu anlamda değerlendirip bu kültürel mirasın üstüne yeni değerler ekleyen ya da bu süreci dikkatle takip eden önemli bir kitle de var. Görmezden gelemeyiz. Dileğim bu bilince sahip olan insanların çoğalması ve etkinliklerinin artması.
Türk Müziği’ni nasıl tanımlarsınız? Türk Müziği’nin diğer müziklerden ayıran yönleri nelerdir?
Az önce de belirttiğim gibi Türk müziği bin yılın üzerinde bir geçmişe sahip çok büyük bir kültürel miras. Dünyadaki müzik türlerini yapılarına göre ikiye ayırabiliriz: Tek sesli ve çok sesli müzik. Klasik anlamdaki Batı Müziği çok sesli müziğin zirvesi olmuştur. Buna karşılık Türk Müziği de tek sesli müziğin zirvesidir. Türk Müziği Batı Müziğinin aksine dikey değil yatay bir zenginlikle şekillenmiştir. Türk Müziğinde ses aralıklarının koma adını verdiğimiz çok küçük bölümlere ayrılmasından kaynaklanan ses zenginliği Makam adını verdiğimiz yapıların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Tarih boyunca bu zenginlik altı yüze yakın makamın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bugün ne yazık ki, on kadar makam üzerine çeşitlenen bir müzik malzemesinden söz ediyoruz. Oysa müziğimizin yüz yıllar içindeki zenginliğini değerlendirecek olursak ortaya inanılmaz bir hazinenin çıkması söz konusu olacak. Kesinlikle söyleyebiliriz ki tek sesli müzikler içinde matematiksel kurgusu ve ses düzeni sağlam olan, aynı zenginliğe ve derinliğe ulaşmış başka bir müzik yok. Dolayısıyla müziğimizi rahatlıkla dünya müzikleri içinde farklı bir yerde konumlandırabiliriz.
Türk Müziğine ülkemizde gerekli değer veriliyor mu? Verilen değer konusunda bugün bir ilerlememi yoksa bir gerileme mi var?
Toplum içinde Türk Müziğine verilen değeri genellemek bence çok doğru değil. Çünkü toplumun genelinde müziğe bakış açısı farklılıklar gösterir. Müzik, toplumsal kültürün bir unsuru olmasının yanı sıra kişisel bir tercihtir elbette. Günümüzde iletişim araçlarının etkisiyle insanlar çok farklı kültürlerin müzikleri ile tanışıyorlar. Eğlence müziğinin insan üzerinde etkisi şüphesiz büyük. Bunlar belirleyici etkenler. Müziğin eğitimini almış, ruhu kaliteli müziğe yatkın olan, zevk ve anlayışlarını estetik çerçevede geliştiren insanlar için müzik tabii ki çok değerli. Ama her toplumda olduğu gibi bizde de geniş kitlelerin kaliteli ve eğitim yoluyla zenginleşen müzik kültürüne bakış açıları mesafeli maalesef. Bu çok doğal. Batı toplumlarında da Klasik Batı Müziğinin dinleyici sayısı milyonlara ulaşmıyor. Bardağın dolu tarafına bakmak gerekiyor. Bizim toplumumuzda da müziğimizin farkında olan, bu kültürel mirasa sahip çıkmak isteyen çok sayıda insan var. Gençler de var. Bu ilgi düzeyini artırmak müzikle ilgilenen, bu işe gönül vermiş insanların çabalarına bağlı. Yani bizlere çok iş düşüyor.
Bugün bile birçok kişinin evlerinde, arabalarında bundan yıllar önce bestelenip, söylenmiş arabesk eserlerin dinlenmesini neye bağlıyorsunuz?
Arabesk müziğin belli kesimler tarafından çok sevilmesinin nedenini zevklerde değil sosyolojik değişimlerde aramak gerektiğini düşünüyorum. 1950'lerde başlayan köyden kente göç süreci, köklerinden kopup kendi yaşadıkları yerden farklı şehir kültürüne gelen ve yeni düzenlerine kolayca uyum sağlayamayan insanların, ait oldukları yere duydukları özlemi ve yaşadıkları acıları ifade etmelerine yardımcı olan arabesk dediğimiz müzik türünü ortaya çıkardı bence. Daha geriye gidersek Türk müziğinin radyolardan yasaklandığı Cumhuriyet’in ilk yıllarında, insanların mecburiyetten Arap radyolarındaki müzikleri dinlemeye başlamasıyla şekillenen bir müzik zevkinin varlığından da söz edebiliriz. Bugün toplumun genlerine böyle bir müzik türü yerleşmiş durumda. Eleştirmek benim haddim değil. Kaliteli yapılan her müziğe saygıyla yaklaşmak lazım. Bugün arabesk dediğimiz müziğin de kalitelisini yapan sanatçılar var. Bugün bu müziği de kültürel bir değer olarak kabul etmek gerekir.
Türk Müziği’ne bu kadar gönül vermiş biri olarak hangi yüzyılda yaşamak isterdiniz? Sebepleriyle bu sorumuza nasıl bir cevap verirsiniz?
Sadece gönül verdiğim Türk müziği açısından konuya baksaydım, size belli dönemleri işaret edebilirdim elbette, ama şunu ifade etmek lazım ki müzik dönemden döneme formları değişse de yaşayan bir yapının birbirini takip eden uzantılarının bütünüdür. Dolayısıyla bir dönemde var olup daha sonra yok olmuş ya da kesintiye uğramış bir süreçten bahsedemeyiz. İçinde yaşadığımız yıllar bu anlamda benim için çok değerli. Zira yüzlerce yılın birikimini bir araya getiren teknolojik imkanlar çerçevesinde çok büyük fırsatları değerlendirebiliyor ve geniş açılımlara yönelebiliyoruz. İyi ki bu yüz yılın insanı olarak Türk müziği ile tanıştım, diyorum kısacası.
Kendinize ait besteleriniz var mı? Varsa kendi bestelerinizi icra etmek nasıl bir duygu?
Beste yapmak Allah'ın insana verdiği özel bir hediye. Tıpkı iyi bir sese ve müzik kulağına sahip olmak gibi, o da ayrı bir özellik. Ama her müzisyen beste yapabilir mi, derseniz, cevabım hayır olur. Ne yazık ki şu ana kadar öyle bir şansa sahip olamadım. Yüce Yaradan bir gün bana da böyle bir hediye verirse, ilahi bir ilhamla bir eser ortaya çıkarabilirsem eminim dünyanın en mutlu insanlarından biri olurum. Şu anda kendi eserimi icra etme şansına sahip olamadığım için bunun nasıl bir duygu olduğunu bilemiyorum, ama bu duyguyu bir gün öğrenmeyi çok isterim.
Türk Müziğinde en zirve üç isimi saysanız, kimleri sayarsınız? Bu isimleri doruklara çıkaran size göre nedir?
Unutulmaz eserler vermişler. Ama benim anlayışıma göre en önemli üç isim, Abdülkadir Meragî, Buhurîzade Mustafa Itrî Efendi ve Hammamîzade İsmail Dede Efendi’dir. Abdülkadir Meragî Türk Müziğinde daha oluşum aşamasında çok değerli nazariyat kitapları yazması ve aynı zamanda günümüze gelebilen ilk sözlü eserlerin sahibi olması dolayısıyla benim gözümde çok özel bir yere sahip. Buhurîzade Mustafa Efendi, Türk Müziğinde klasik dönemin zirvesi kabul edilir zaten. Tartışmasız öyledir. Günümüze gelebilen çok az sayıda eserinde müzikal gücünü görebilirsiniz. Bunu merak edenlere Neva Kâr’ını dinlemelerini tavsiye ederim. Hammamîzade İsmail Dede Efendi ise eserleriyle yaşadığı dönemde çok geniş bir toplumsal perspektife hitap etmiş bir bestekar. Klasik formdaki eserlerini de, halkın zevkine ve anlayışına yönelik eserlerini de bugün hayranlıkla dinliyoruz. Öyle büyük bir bestekâr ki eserleri yüz yıllar sonra bugünün zevk ve anlayışı ile yorumlanıp aynı büyük hayranlıkla dinlenebiliyor. Onun “Yine bir gül-nihal” adlı Rast şarkısı Türk Müziğinde yeni başlayanlar için vazgeçilmez bir temel eserdir. Toplumun her kesiminde bilinir.
Türk Müziği’nin ülkemizde gerekli değeri görmesi ve gelecek nesillere aktarılması için neler yapıyorsunuz? Çalışmalarınızdan bizlere bahseder misiniz?
Türk müziğinin toplumumuzda layık olduğu değere ulaşması için elbette her sanatçı kendince bir takım çalışmalar yapıyor. Ben de son yıllara kadar gerek konserlerimle gerek yaptığım solo albümlerle icra anlamında çalışmalarıma çok önem verdim. Hala da üretmeye devam ediyorum. Ancak bu çalışmaların yanı sıra üç yıl önce gençlere Türk müziğini sevdirmek için öncelikle neyi dinlediklerini anlatmak gerektiğine karar verdim. Bu amaçla gönüllü olarak liseleri gezmeye, gençlere Türk Müziğinin bin yıllık geçmişini küçük hikayeler çerçevesinde icra örnekleri vererek anlatmaya, aynı zamanda geleneksel enstrümanlarımızın yapılarını anlatarak bir tanıtım yapmaya başladım. Bu çalışmalar lk önce sadece İstanbul'daydı. Daha sonra bir grup çok değerli saz sanatçısı arkadaşımla birlikte Milli Eğitim Bakanlığı'nın himayesi altında diğer illere giderek Örneklemeli Türk Müziği Tarihi Seminerleri adı altında gençlere ulaşmaya başladık. Yirmiye yakın ili ziyaret ettik. Binlerce öğrenci ve öğretmene Türk Müziğini anlattım. Örnekledik ve hatta seminerlerden sonra öğrencilerin aileleri için Türk Müziği konserleri verdik. Aldığımız dönüşler gençlerin böyle bir anlatıma ne kadar ihtiyaçları olduğunu bize gösterdi. Öğrendikçe sahip oldukları kültürün değerini anlayıp heyecanını yaşadılar. Ne yazık ki salgın süreci çalışmalarımızı kesintiye uğrattı. Ama inşallah önümüzdeki dönemde kaldığımız yerden, gençlere Türk Müziği hakkında birikimlerimizi aktarmaya devam etmek niyetindeyiz.
Bu konuda Erzurum’da çalışma yapmak ister misiniz? Türkiye'nin değişik illerinde Türk müziği seminerleri verirken mutlulukla belirteyim ki yolumuz Erzurum'a da düştü. Erzurum'da verdiğimiz semineri ve oradaki gençlerin sevgisini, heyecanını hala büyük bir mutlulukla hatırlıyorum. İnşallah yolum tekrar Erzurum'a düşerse hem seminer hem de konserlerle Erzurumlu gençlere ve müzik severlere tekrar hitap etmeyi çok arzu ederim.
Son olarak müzik ile ilgili olarak gençlere neler söylemek istersiniz?
Gençler bugün müzik hakkında öğrenmek isteyecekleri tüm bilgilere, ellerindeki imkânlarla rahatlıkla ulaşabilecek durumdalar. Çağımızda bilgi kadar sanatın da paylaşımı çok kolaylaştı artık. Dolayısıyla müziğe nasıl ulaşabilecekleri konusunda tavsiyelerde bulunmak anlamsız. Ben müziğe meraklı olan, müziği öğrenmek için yol arayan genç kardeşlerime, doğru müziği dinlemek için araştırma yapmalarını, her tür müziği hemen içselleştirerek iç dünyalarına kabul etmemelerini, özenle dinleyerek kaliteli ve ruha hitap eden türleri bulmaya gayret etmelerini öneriyorum. Müziği sadece bir eğlence unsuru olarak görmek yerine müziğin derinliklerine dalmalarını ve ruhlarında bir farklılık, huzur ve benzeri güzel duygular yaratan müziklere yönelmelerini, onlar üzerinde yoğunlaşmalarını tavsiye ediyorum. İnsanı insan yapan değerlerden bir tanesi sanatta kaliteyi içselleştirmektir kuşkusuz. Bu bakış açısı emin olun sizleri çok mutlu edecektir.

İsimsiz