Erzurumlular, Ramazan da ibadetlerinin yanında gün boyu Ramazan’a özgü ÅŸakalar ürettiÄŸi gibi, iftar ve teravih sonrasınÂda da çeÅŸitli söylenceler, hikâyeler anlatmış, oyunlar, eÄŸlenceler yapmış ve hoşça vakit geçirmiÅŸlerdir.
Hiç kuÅŸku yok ki Ramazan, bir ibadet ayıdır. Her camide, her evde Ramazan boyunca Kuran okumaları yapılır, namazlar muntazaman kılınır ve eÄŸer oruca engel teÅŸkil edecek önemli bir saÄŸlık problemi yoksa çocuklar da dâhil olmak üzere bütün müminler tarafından oruç tutulur. Ancak Türk milleti, ibadetine bile kültüründen izler katmayı bilmiÅŸ bir millettir. Dolayısıyla milletimiz, kendi dünya görüşünü de katarak ramazanı estetik bir görünüme kavuÅŸturmuÅŸ ve Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in ifadesiyle Türk milleti, “Ramazan ayında mahya, temizlik, ahlâk tasfiyesi, günah ve zararlı ÅŸeylerden çekinme, yerinde eÄŸlenebilme, cömertlik ve herkesi düşünmek terÂbiyesini bir araya getirerek bir Ramazan Medeniyeti meydana getirmiş†İşte o ramazan kültürünü ortaya koyan ÅŸehirlerden biri de Erzurum’dur.
Türk edebiyatının büyük hocası Prof. Dr. Mehmet Kaplan, bir yazısında eski Karagöz, meddah ve ortaoyununun Ramazan gecelerinin mahsulü olduÂÄŸunu ve Anadolu'da yaÅŸanan Ramazan gecelerinde halk kahvehanelerinin günümüzde de çok canlı olduÄŸunu ve bu kahveÂhanelerde halk hikâyeleri anlatıldığını belirtmektedir. Kaplan, bu düşüncesine Erzurum’u örnek vererek yazışma ÅŸu cümleÂlerle devam etmektedir. '‘Atatürk Üniversitesi açıldığı zaman, Erzurum’da bir Ramazan gecesi gittiÄŸim bir halk kahvesinde eski Türk hikâye ve destanlarını çok güzel anlatan Behçet MaÂhir Efendi’yi tanımıştım. Okuma yazma bilmeyen, mesleÄŸi ayak satıcılığı olan bu halk adamından pek çok ÅŸey öğrendim."
Erzurum, bir kış memleketidir ve uzun kış geceleri, ancak bu tarz kahvehanelerde halk hikâyeleri dinlenerek veya aynı ortaÂmın evlerde oluÅŸturulmasıyla geçirilirmiÅŸ.
Uzun kış ve RaÂmazan gecelerinde konu komÅŸu ve hısım akraba, haftanın belli günlerinde bir araya gelir ve anlatılan hikâyeleri dinÂlerlermiÅŸ. Hikâyeler kısa deÄŸilmiÅŸ. Her hikâye, birkaç ay sürerÂmiÅŸ. Hikayelerde söylenen türküler seslenÂdirir, tam heyecanlı bir yerinde kesilerek devamı sonraki akÅŸam denilirmiÅŸ. Herkes o akÅŸamı iple çeker, denilen gün gelip de hikâye saati baÅŸladığında gelenlere ikramlarda buluÂnulurken anlatıcı sürükleyici üslubuyla anlatmaya baÅŸlar ve aynı ÅŸekilde heyecanlı bir yerinde kesermiÅŸ. Bu böyle bir kış veya bir Ramazan boyu devam edermiÅŸ.
Anlatılan halk hikâyeleri, kahvehanelerde de bu işin ustaları tarafından anlatılırmış.
Bu hikâyecilerin en tanınmış olanlarından biri Nalbant Nurettin, diÄŸeri de TuÄŸlacı Cazim isimli ÅŸahıslarmış. Bunların hikâye anlattığı zamanlarÂda elinde bir ÅŸeyler satarak geçimini saÄŸlamaya çalışan (sattığı ÅŸeyler arasında sabun da bulunduÄŸu için “SabunÂcu Behçet†diye de tanıÂnan) “Kor Behçet†lakaplı Behçet Mahir de varmış. Ancak Behçet Mahir, hikâyecilikte onların yaÂnında zayıfmış. Bizim çocukluk ve gençlik yılÂlarımızda elinde çorap da satan Behçet Emi, diÄŸer iki hikayecinin ölümleÂrinden sonra tanınmış ve Prof Dr. Mehmet Kaplan’ın kendisini keÅŸÂfedip derlemeler yapmaÂsıyla da edebiyat bilim çevrelerince de tanınır hale gelmiÅŸtir. Behçet Emi, bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızda meddahlık yapmaya ve hikâyeler anlatmaÂya devam ediyordu.
Hikâyeciler, asıl şöhretlerini bizim çocukluk yıllarımızdan önce “Pekeli Kahveler†denilen kahvehanelerde kazanmışlar.
Pekeli denmesinin nedeni, bu kahvehanelerde duvara bitiÅŸik olaÂrak sabitlenmiÅŸ bulunan oturma yeri anlamındaki peykelerin bulunmasından dolayıdır. Bu kahvehanelerden biri Gürcükapı Camisi’nin hemen karşısında, diÄŸeri de hemen yanındaymış ve Büyük Kahve ya da Fevzi’nin Kahvesi diye bilinirmiÅŸ. Behçet Emi, hikâyelerini Erzincankapı’da ki kahvehanede anlatırmış. Anlattığı hikâyedeki ÅŸahısların söylediÄŸi türküleri de seslendirirmiÅŸ.
Erzurum'daki bu kahvehaneler, İstanbul’un meddahlarının hikâye anlattıkları Semai Kahvelerini andırmaktadır.
Kahvehanelerde de teravihten sonra Siret-i Nebi okunurmuÅŸ.
Bazı kahvehanelerde de teravihten sonra Siret-i Nebi, Ahmediye, Muhammediye, Hz. Ali'nin cenklerinin anlatıldığı kitaplar okunurmuş. Bunları en iyi okuyan da Nalbant Çevri Usta’ymış.
Erzurum’daki kahvehanelerden bazılarında ise halk ozanlaÂrının. saz âşıklarının atışmaları olurdu.
Bu gelenek, eski zamanÂlarda olduÄŸu gibi, bizim çocukluk ve gençliÄŸimizde de yapılırdı, ÅŸimdi azalarak da olsa devam ettirilmektedir. Bu kahvehanelerin müdavimleri vardır ve teravih sonrasından sahura kadar aşıkları dinlerler. Bu da özellikle kış aylan eÄŸlencelerindendir ve zemheÂride bile olsa âşık kahvehanelerin müdavimleri onları dinlemekten geri durmazlar.
Bazı kahvehanelerde ise sahura kadar tombala çekilirmiş.
Kahvehaneye toplananlar arasından gür sesli biri torbadan nuÂmaraları çeker ve bazı numaraları özellikleriyle söylermiÅŸ. Diyelim ki on bir numarayı çekti ise on bir deÄŸil, çifte direk, otuz üç yerine burma bıyık, kırk dörde kantar topu, doksana da var gücüyle büyük adam diye bağırarak söylermiÅŸ. DiÄŸerleri takip eder ve birinci çinkoya küçük bir ödül, 2. Çinkoyu yapana biraz daha büyük bir ödül ve tombala yapana da gramoÂfon veya bisiklet gibi ödüller takdir edilirmiÅŸ.
Evlerde de sohbetler yapılırmış.
Teravih sonrası her gün bir evde toplanılır, çay içilirken bir taraftan askerlik anılan, savaÂÅŸa katılanlar savaÅŸta yaÅŸadıklarım anlatırlarmış. 1920 ve 30'lu yıllarda özellikle Erzurum'un iÅŸgal sırasında yaÅŸadıklarını anlaÂtılırmış. Kış Ramazanlarında ise sahura kadar çayın yaÂnında kavurma, kuru dut, aÅŸma, pestil tarzı yiyecekler yenilerek sohbetler edilirmiÅŸ. Hanımlar da kendi aralarında toplanıp geç saatlere kadar çeÅŸidi oyunlar oynarlarmış.
Yaz aylarında şaşaalı iftarlar yapılırmış.
Yaz Ramazanlarında, iftarlar şaşaalı yapılır ve örneğin Hasankale'ye veya Yukarı Boğaz a iftara gidenler olurmuş.
Sahur vakti yaklaÅŸtığında da davulcularla zurnacıların salÂtanatı baÅŸlarmış.
Erzurum mahalleleri davulcu, zurnacı ekipleÂrince paylaşılır ve her davulcu, kendi mahallesinde çalarmış. O zamanlar Erzurum’da iyi davul ve zuma çalanlar olduÄŸu için sadece gürültü olsun diye davula vurmaz, zurnaya üflemezlermiÅŸ. Mahallenin meydanına gelip davula zurnaya vurmaya baÅŸladıklarında evlerine yeni dönmeye baÅŸlayan gençlerle evleÂrinde bulunan gençler çıkar ve bar tutmayı bilenler halka çeviÂrip bar tutarlarmış. Evlerinden çıkanlar, bu eÄŸlenceyi seyreder, sonra onlar evlerine dönerken davulcu ve zurnacı uyuyanları uyandırmak için güzel müzikler çalarak dolaşırlarmış.