GelişimErzurumYazı

DEVLET

Devletin faydasının ve öneminin açıklanması oldukça önemlidir. Çünkü insanların bir kısmı cahil, bir kısmı gafil, bir kısmı akıllı ve bir kısmı ise akılsızdır. Akıllı olanların da çoğu nefsinin peşine takılmıştır. Bu nedenle insanların büyük bölümü devletin önemi ve faydası hakkında bilgi sahibi değillerdir. Bu yüzden bindiği dalı kestiğinde ilk önce kendisinin düşeceğini düşünemeyen ahmaklar gibi nefislerini tatmin için devlete zarar ve ziyan vermekten sakınmazlar. Akıl sahibi olup nefsine galip gelenler devletin önemini bildikleri için ona zararı dokunacak her şeyden sakınır ve sakındırırlar.

Devletin önemini bilmek için öncelikle dinin değerini bilmek gerekir. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’inde “İnkâr edenler ve kâfir olarak ölenler, yeryüzü dolusu altını fidye verseler bile onlardan kabul edilmeyecektir” diye buyurmuştur. Yani inkâr edenler, Allah’ın gönderdiği dini kabul etmeyenler ve küfürde ısrar edenler kıyamet gününde kendilerini kurtarmak için dünya dolusu altını fidye verseler bile cehennem azabından kurtulamazlar. Demek ki dinin, mutluluğun anahtarıdır, hiçbir şey ona denk olamaz. Dinin olmadığı yerde, dünya dolusu mücevhere sahip olmak hiçbir anlam ifade etmez.
Dinin değerinin anlaşılması, devletin önemini ve faydasını düşünmeyi sağlar. Bir insan ne kadar fakir olsa, zorluk ve sıkıntı içerisinde olsa da canını ve ırzını hiçbir şeye değişmez. Hatta eskiler “Müminin ırzı kanı gibidir” diyerek ırzın candan farksız hatta candan bile değerli olduğunu bildirmişlerdir. Bir mümin gözünün önünde ailesinden birinin utanç verici bir harekete maruz kalması ile canı arasında seçim yapmak zorunda kalsa, öldürülmeyi tercih eder. İnsanlar için sahip oldukları mal varlığının da o kadar değeri vardır ki, elinden alınmak istense razı olmaz, savaşmakla malını vermek arasında kalsa savaşmayı tercih eder.

İnsan için çok değerli olan dinin, canın, ırzın ve malın garantisi devletin varlığı ve nizamı ile mümkün olur. Bu nedenle aklı başında olanlar için devlet insanın göz bebeğinden bile değerlidir. Çünkü görme yeteneği olmayanlar bile devlet sayesinde dinlerini, canlarını, ırzlarını ve mallarını koruyabilirler. Allah göz bebeğimizden bile daha değerli olan yüce devletimizi her türlü beladan korusun.
Devlet zayıf düşer, nizam ve intizam bozulursa büyük balıkların küçük olanları yuttuğu gibi insanların güçlüleri zayıflarının canlarına, ırzlarına, dinlerine ve mallarına musallat olur. İnsanlar arasında kavga eksik olmayacağından düzen bozulur ve kimsenin canı, malı, ırzı ve dini güvence altında olmaz.
Devletin önemi açıklandığına göre ikinci olarak düzen ve intizamın nasıl sağlanacağı üzerinde durmamız gerekir. Bazı bilginlerden aktarılır ki, devleti ayakta tutan on direk vardır.
1. Güçlü ordu
2. Kalelerin sağlamlaştırılması
3. Güvenliğin tesisi
4. Kanun hükümlerinin uygulanması
5. Makamların liyakate göre dağıtılması
6. Adil valilerin ve hâkimlerin atanması
7. Devlet hazinesinden maaş alanların maaşlarının düzenli olarak ödenmesi
8. Hazinenin güvenilir kimselere teslim edilmesi
9. Her sınıftan halkın sıkıntılarından haberdar olunması ve onların haklarının korunması
10. İstihbari faaliyetlere önem verilmesi

Tarih boyunca birçok devlet ve imparatorluk yükselip düşmüştür. Bu yükselişlerin ve düşüşlerin nedenleri, tarih kitaplarında yazılmıştır. Bir devletin yıkılmasına sebep olan etkenleri bilmek önemlidir. Bu nedenler çok fazla olsa da en önemli on tanesi şunlardır:
1. Halkın haklarına saygı göstermeyen ve onları ezen yöneticiler
2. Görevlerini yapmayan ve ülkenin sorunlarına çözüm üretmeyen idareciler
3. Halkın büyük bir kısmının yoksul olması
4. Hatır gönül ilişkileri doğrultusunda devlet kademelerine yapılan tayinler
5. Devlet sırlarını satan ve halkı yanıltan idareciler
6. Yetki verilen kimselerin denetlenmemesi
7. Kararlar alınırken istişare edilmemesi, bilgi sahibi kimselere değer verilmemesi
8. Halkın durumundan habersiz olunması
9. Halkın üzerine dayanabileceğinden fazla vergi yüklenmesi
10. İdarecilerin fırsatları kendi çıkarları için değerlendirmesi

Devlet kademelerine yapılacak atamalarda liyakatin gözetilmesi oldukça önemlidir. Zira yüce Allah Kur’an-ı Kerim’inde “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi emreder…” diye buyurmaktadır. Hz. Muhammed’in de bu ayete uygun olarak “Yaptığı atamalarda liyakat gözetmeyen yöneticiler Allah’a, elçisine ve tüm Müslümanlara ihanet olmuş olur” dedikleri rivayet edilmektedir. Devletin bekası için liyakatin gözetilmesi oldukça önemlidir ve bu konuda asla ihmal gösterilmemelidir. Zira memuriyetlere ehil, salih, dindar ve adil kimseler hâkim olursa memleket mamur olur, din düşmanları zelil olur. Aksi durumda ise memleketin harap, din düşmanlarının galip olması kaçınılmazdır.

Devlet için en büyük tehdit açgözlü kimselerin idareci olarak atanmalarıdır. Zalimleri hâkim yapmak, kapısına kuduz köpek bağlayan kişinin durumuna benzer. Kuduz köpeğin ısırdığı kişilere gelen zararın sebebi köpeği kapısına bağlayandır. Tarih kitaplarında bu durumu açıklayan güzel bir hikâye yer almaktadır. Hikâyeye göre:
“Bir zamanlar Behram-ı Gür adında bir padişah avlanmak için vezirlerinden biriyle askerlerinden ayrılarak bir köyün önüne varmış. Padişah, o anda bir kaz görmüş ve elindeki şahini kaza salmış. Kazâ ve kaderden olsa gerek şahin kaza ulaşamamış ve geri dönmüş. Köydeki çocuklar o kişinin padişah olduğunu bilmeyerek “hey hey” diye bağırmışlar. Padişah bu duruma çok sinirlenmiş ve vezire emretmiş: "Bu köyün halkını katlettikten sonra köyü harap edin!" Akıllı vezir padişaha nasihat etmiş: "Padişahım, eğer bu köyün harap olması sizin isteğiniz ise bu kadar büyük bir zulme ve kötü bir ün kazanmaya gerek yok. Ben kolayca hallederim." Padişah vezirin fikrini beğenmiş. Bundan sonra vezir araştırma yaparak o köyde en fâsık, câhil ve yaramaz kişinin kim olduğunu araştırmış ve onu huzuruna getirip ikramda bulunmuş. Daha sonra bir miktar altın bağışlayarak köyün idaresini ona bırakmış. O yaramaz adam da "Vezir bana ikram etti" diye kibir ve gururla her türlü fıska ve fucura başlamış. Sarhoşluk halinde kiminin karısına, kiminin oğluna, kiminin malına el uzatmış. Diğer yaramazlar da ona uymuşlar. Köy zulüm ve fesatla dolmuş ve çok kan dökülmüş. Sonunda köy halkı sabredemeyip kaçmışlar, köy harap olmuş. Akıllı vezir padişahı o köye götürerek ve köyün harap olduğunu göstermiş. Padişah yaptığına pişman olup "Bu köyü tekrar mamur etmek mümkün müdür?" diye sormuş. Akıl sahibi veziri "Evet mümkündür. Buyurursanız tekrar mamur edelim" diye cevap verince ve padişah da "Mamur et, görelim nasıl yapıyorsun" demiş. Bunun üzerine akıl sahibi vezir araştırma yaparak o köyden dağılan insanların en sâlih, âlim ve mütedeyyin olanları kimlerdir diye haber almış ve onları getirip ikrada bulunmuş. Bir miktar altın bağışlayarak o köyün hakimliğini ölünceye dek ona vermiş. O sâlih, âlim ve mütedeyyin kişi de "Vezir bana ikram etti" diyerek gayret edip dağılan köy halkını geri çağırmış, fakirlerine mal ile yardım etmiş, zenginlerinin malını ve mülkünü korumuş, adaleti sağlamış. Kısa sürede köy eskisinden de daha güzel ve mamur olmuş. Daha sonra vezir padişahı tekrar köye götürerek ve mamur olduğunu göstermiş. Padişah bu durumu görüp anlamış ki fâsık, câhil ve yaramaz olanlara makam verip memleket atamak ile memleket harap olurmuş. Sâlih, âlim ve mütedeyyin olanlara makam verip memleket atamak ve ölünceye dek görevden almamak ile memleket mamur olurmuş. Bundan sonra devlet ve saltanat işlerinde sâlih, âlim ve mütedeyyin olanları istihdam edip fâsık, câhil ve yaramaz olanları istihdam etmemesiyle kısa sürede memleketi daha da mamur etmiş.”

Bir idarecide şu dört özelliğin bulunmasına dikkat edilmelidir:
Birincisi kendini kontrol edebilmesi oldukça önemlidir. Yani, duygularını ve davranışlarını dizginleyebilmeli, sakin ve dengeli olmalıdır.
İkinci olarak, yetkin olmalıdır. Yani kendisine verilen görevi layıkıyla yerine getirmeli, çözüm üretebilmelidir.
Üçüncü olarak, dürüst olmalıdır. Yani yalan söylememeli, çünkü yalan bütün kötülüklerin tohumudur.
Dördüncü olarak, güvenilir olmalıdır. Yani kendisine emanet edilen görevi kötüye kullanmamalı, ihanet etmemelidir.

Bu dört özelliği taşımayan kimselerin idareci olarak tayin edilmeleri sakıncalıdır. Ayrıca idareci olarak tayin edilen kimseler halkın canını, malını, namusunu korumak ve onlara huzurlu bir yaşam sağlamak için zorluk çekmeye hazır olmalıdırlar. Kendi çıkarları için zenginlik, güç, şöhret peşinde koşmak için değil, halkın hizmetkarı olmak için bu görevi üstlenmelidirler.
Bazı padişahlara, tahtlarını kaybettikten sonra “Sizi tahtınızdan eden ne oldu?” diye sorulmuş. Onlar da şu cevabı vermişler: “Önemli devlet işlerini kendimiz takip etmek yerine lükse, eğlenceye ve keyfe daldık. Devletimizi yönetmekle görevlendirdiğimiz vezirlerimiz, kendi çıkarlarını düşünerek devlet işlerini bozdu. Memurlarımız halka zulmederek onların nefretini kazandı. Halktan toplanan vergileri artırdıkça halkımızın gücü tükendi ve hazinemiz boşaldı. Kölelerimizin haklarını vermediğimiz için bize hizmet etmekten vazgeçtiler. Düşmanlarımız bize saldırdığında ise yeterli askerimiz ve savaş malzemelerimiz olmadı. Ancak en büyük sorunumuz, devlet işlerindeki bozulmalardan haberdar olmamamız oldu.”

Aslıhan ÇERÇİ