GelişimErzurumYazı

YUNANİSTAN'DAKİ OSMANLI MİMARİ YAPILARININ KİMLİĞİ’Nİ GİZLEME TRAVMASI VE POLİTİKASI


Giriş

Osmanlı hâkimiyeti sonrası Yunanistan şehirlerindeki kentleşme sürecinin, sosyolojik değişimlere yol açtığı görülmektedir. Türkler tarafından terk edilen tarihî kent merkezlerindeki mimarî eserler, yeni kullanıcılarla birlikte yeni kimlik ve aidiyetler oluşturmaya başlar. Bu yazı kapsamında Yunanistan’ın tarihî kent merkezlerindeki kullanıcı değişimleri sonucu Osmanlı mimari eserlerinin kent hafızasından silinme ve gizlenmesinin toplumsal boyutlarına etkisi, örnekler verilerek ortaya konulmaya çalışılacaktır. İzlenen bu politika sonrası; mimari eserlerdeki değişimin yapısal ve süreçsel incelemesi ele alınacaktır.
Tarihî yapıların eski ve yeni kullanıcılarının, eski ve yeni kimlik ile aidiyetlerinin koruma süreçlerinde gerçeğe uygun bir şekilde değerlendirilmesi son derece önemlidir. Eserlerin kimlik ve aidiyetinin; mekân, kent ve koruma ile ilişkisi Yunanistan’ın şehir merkezlerindeki durumu, alanda uzun süredir yapılan inceleme çalışmaları sonucu ortaya konulmaya çalışılmıştır. Farklı kentlerde yapılan alan ve arazi çalışmaları sonucunda Yunanistan’da tarihî kent merkezlerinde farklı toplumsal değişim süreçlerinin yaşandığını ifade etmek mümkündür. Tarihî kent merkezlerinde yer alan Osmanlı mimarî eserleri ya başka ülkelere ait olduğu iddia edilerek kimlikleri gizlenmekte, ya da yapan mimarına atıfta bulunularak sanki onun tarafından yaptırıldığı bilgisi verilerek kasıtlı olarak yanlış bir bilgilendirmeye neden olunmaktadır.

Yer, Kültürel Kimlik ve Bellek

Yer, insanların kendi istek ve iradeleri dışında bağlı oldukları düşünülen bir coğrafyayı ve bu coğrafyanın sınırları içerisindeki statik, değişime pek de açık olmayan yaşam biçimlerini ifade eden bir kavramdır. Her insanın ve insan topluluğunun bir yere ‘kök salma’ ihtiyacı olduğu savına dayanan bu anlayış en güçlü ifadesini ‘ev’ kavramında bulur. ‘Ev’ orijinle ilgilidir; katedilen yol, gidilen yön ya da varılacak yeri değil, gelinen yeri, coğrafî kökeni ifade eder. Edward Relph’in deyimiyle, sonsuz mekân içerisinde yola çıktığımız bu nokta varlığımızın ve hayatımızın değişmez merkezidir. Bu merkez kendi dışındaki yerleri önemsiz kıldığı gibi, yaşamı da tanımlı sınırlara, bir “içerisi ve dışarısı” ayrımına bağlar. Gerçek bir yer ve yere aidiyet duygusu da hep bu sınırlara göre tanımlanır. Yer anlayışı kimliği anlama biçimlerimizde de baskın olarak ortaya çıkar. Bu anlayışa göre yer ile kimlik arasında izomorfik bir ilişki vardır. Coğrafî köken olarak tahayyül edilen yer, kimliğin de doğrudan belirleyicisidir.
‘Kültür’ için de aynı şeyi söylemek mümkündür. Kültür de, sınırları belli bir coğrafyaya ait olan, tıpkı flora ve fauna gibi o coğrafyanın ‘kendine has’ özelliklerinden ortaya çıkan, yere doğrudan bağlı bir olgu olarak görülür. Bu aynı zamanda yerin sınırlarını kültürün ve kimliğin de sınırları olarak tahayyül etmek, dolayısıyla bir yerin sınırları içerisinde ancak tek bir kültürün, tek bir kimliğin yaşayabileceğine inanmak ve bunun da ötesinde hareketin, yani yerden ayrılmanın kültürel kimliğin kaybıyla sonuçlanacağını düşünmek demektir. Bellek, bugün bildiğimiz hâliyle, zihinsel temsillerden oluşur ve bu temsiller her hatırlama sürecinde yeniden inşa edilirler. Her hatırlama eyleminde önceki temsil yeni bilgi ile bütünleşir ve böylece yeni bir bellek ortaya çıkar. Bellek sadece zihinde değil, yerde de ikâme eder. Yer belleğe köklenmesi için zemin sağlar, fakat aynı zamanda kendi kimliği bu köklerle kabul görür ve hatta bazı durumlarda inşa olur. Bu ilişki yerin kimliğini belleğin sonsuz temsilleri ile iç içe geçirir. Bu kavramsal çerçeve içerisinde Selânik Beşçınar Bahçesi ya da Selânik Beyaz Kule Bahçesi, kentlilerin tekrar eden kolektif hatırlama döngüleri ile ilişkili olarak ürettikleri kimlikler ile sonradan da yeni anlamlar kazanır. Bu süreçte, Osmanlı döneminde, her zaman devletin politik erkinin kamusal mekânı olarak tezahür eden hükümet konakları ise, Osmanlı sonrasında yeni kent kimliğini temsil eden bir unsur olmuştur. Nitekim Selânik Vilâyeti Hükümet Konağı’nın Makedonya ve Trakya Bakanlığı, Midilli Hükümet Konağı’nın Ege ve Adalar Politikası Bakanlığı, Serez Hükümet Konağı’nın Serres Valilik Binası, Florina Hükümet Konağı’nın ve Karaferye (Veria) Hükümet Konağı ile Dedeağaç (Alexandroupoli) Hükümet Konağı’nın Adliye Binası olarak kullanılması bu duruma ilişkin örneklerdendir. Rodos Hükümet Konağı ise, 1912 sonrası İtalyan işgali döneminde geçirdiği mimari üslûp özelliklerinde değişiklikler yapılarak, bugün Rodos Postanesi olarak hizmet vermektedir. Yunanistan’da inşa edilen Osmanlı mimarî eserleri, Osmanlı topluluğunun karakterine, kültürüne ve alışkanlıklarına göre şekillenmişlerdir. Çünkü, Osmanlı kentleri coğrafî olarak fiziksel bir toprak parçasından çok, sosyal etkileşimlerin yaşandığı çok kültürlü canlı mekânlardır. İnsanlığın en önemli eserlerinden biri olarak kent, zamanla içinde yaşayan insana benzer, insanı yansıtır ve insanlığın bir parçası olur. Osmanlı döneminde kentlerin fiziksel bir nesneden ziyade en önemli niteliklerinin başında, kentin temsil ettiği topluluğun kültürü, geçmişi ve bugünü gelmektedir. Bu özellikler, Selanik, Yanya, İskeçe, Kavala gibi kentlere anlamsal katmanını kazandırır ve genellikle kentin Osmanlı kimliği olarak adlandırılır. Bu özellikler kentin kimliği, kentin karakteri, kentin imajı ya da farklı bir kavramla tanımlansalar da vurgulanmak istenen nokta aynıdır; Yunanistan’daki Osmanlı dönemi kentleri diğer Rumeli şehirlerinde (Prizren, Üsküp, Saraybosna, Berat, Filibe, v,.d.) olduğu gibi tıpkı canlı varlıklar gibi aynı karaktere sahiptiler. Bu karakter, içinde yaşayan topluluğun özellikleri ile pekişince kentin kimliği ortaya çıkmaktadır. Günümüzde Yunanistan sınırları içinde kalan kentlerde, Osmanlı dönemi şehir kimliğini; onunla özdeşleşmiş kültürel etkinliklerden, hafıza mekânlarından (Selânik Kapanı), simge yapılardan (Selânik Beyaz Kule, İskeçe Saat Kulesi, Rodos Süleymaniye Cami ve Murad Reis Külliyesi, Yanya Saat Kulesi, Kavala İmaret), Türk Çarşılarından/ Eski Çarşılardan ve geleneklerden okuyabiliriz. Yunanistan’daki Osmanlı dönemi kentlerini özel kılan ve kent yapan belki de en önemli özellik, Türk/Yunan/Yahudi toplumlar ve kültürel değerler arasındaki etkileşimlerin zaman içerisinde oluşturdukları birikim ile üretilen hafızadır. Geçmişi yansıtan, ondan beslenen ve geçmiş ile var olan Yunanistan’daki Osmanlı kentlerinin Müslüman/Türk kültürel değerleri ve kimlikleri günümüzde hiç var olmamış ve adeta hiç yaşanmamış bir sosyal olgu gibi yeni hafızalara kaydolunmaktadır. Osmanlı mimari eserleri için “Post Bizans/Bizans Sonrası” tanımlandırmasıyla, kentler, tamamen Osmanlıya özgü kamusal alanlar ile çarşılarını göz ardı etmek suretiyle, kimliksiz bir duruma sokulmaktadır. Yunanistan’daki Osmanlı dönemi kentlerinin bu ilişkiler ağını geçmişten geleceğe nasıl taşıdığını, toplulukların bunu nasıl hatırladıklarını, bu hatırlama sürecinde kentin nasıl bir rol aldığı sorgulanmamaktır. Hafıza ya da Bellek, genellikle geçmişle ilintili anıların hatırlanması noktasında devreye giren mekanizmalar olarak bilinirler. Hafıza geçmişte yaşananların ve edinilen bilgilerin işlenerek depolandığı yerdir. Ancak bu süreçte önemli olan, bu bilgilerin geçmişle ve bağlamıyla ilişkisini göz önünde bulundurarak depolanmasıdır. Peki, Yunanistan şehirlerindeki Osmanlı mimari eserleri kent hafızasında doğru bir şekilde mi depolanmışlardır?

Hafıza Mekânları Osmanlı Mimarî Eserleri

Hatırlama süreci hemen hemen her zaman tetikleyici bir unsura ihtiyaç duyar. Bu tetikleyiciler genellikle hatırlamak istediğimiz bilgilere referans olarak belirlediğimiz ya da eşleştirdiğimiz nesneler, kokular, sesler vb. olabilir. İnsanlar ve dolayısıyla toplumlar bu referanslar üzerinden bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde anılarını tazeler, geçmişi hatırlar ve hafızasını günceller. Bunun en basit örneği mezarlıklardır. Mezarlıklar, dünyada artık var olmayan birilerinin o coğrafyada yaşadıklarının delili ve hatırlanma noktası olarak o toplumu mekânsal anlamda temsil eder. Yunanistan’da yer alan Osmanlı mezarlıkları da Yunanlıların hafızasında Türk hâkimiyetini hatırlattığından ilk yok edilmesi gereken 4 GELİŞİM ERZURUM yerler olarak görülmüştür. Selânik Yedikule’deki ve bugün Selânik Fuar Alanı’ndaki büyük mezarlık örneğinde olduğu gibi, kentin Yunan hâkimiyetine geçişi sonrasında (1912) ilk yok edilen yerlerdendir. Diğer tüm kentlerdeki Osmanlı mezarlıkları da aynı sonu yaşamıştır. Bugün Batı Trakya ile Rodos ve İstanköy haricinde ayakta kalan bir Osmanlı Mezarlığı bulunmamaktadır. Yine aynı şekilde camilerdeki minareler ile kitabeler de hafızanın canlı tutulmaması adına yok edilmişlerdir. Aynı akıbeti türbeler de yaşamış; Kılkış (Kilkis) Bayezıd Baba Türbesi ile Kozana Memi Baba Bektaşî Tekkesi kiliseye ve Karaferye Namazgahı Azizi Paul Altar’ına dönüştürülmüş; Selânik Musa Baba Türbesi Selânik Futbol Takımı’nın ofisi olarak kullanılmış, Yenice Vardar Gazi Evrenos Bey Türbesi Resim Galerisi olmuştur. Mübadele sonrasında “Bektaşi Manastırı” olarak kaydedildiğinden dolayı Yenişehir (Larissa) Durbalu Sultan Bektaşi Tekkesi ise, günümüze gelinceye kadar korunabilmiştir. Hayatın içinde yer alan hem fiziksel hem anlamsal öğeler hafıza mekânı olarak tanımlanabilir. Çünkü, hafıza bazı nesnelere ve geleneklere işlenmiş vaziyettedir; onlarla özdeşleşmiştir. Hafıza mekânları, hafızanın biriktirildiği ve geleceğe aktarılmasını sağlayan ‘şeyler’dir. Her Selânikli’nin yanından her gün geçtiği devasa anıt Selânik Beyaz Kule örneğinde olduğu gibi, kitabesi çıkartılarak ve etrafındaki dış surları yıkılarak hafızalardan, Osmanlı kimliği silinmeye çalışılmıştır. Buna rağmen halen şehrin en önemli simgesi durumundadır. Ancak, Osmanlı mimarî eseri değil de, Venediklerden kaldığı ifade edilmektedir. Belleğin mekâna ihtiyacı vardır. Bu mekânlar kimliklerin simgesi ve hatıraların temsilcileri olarak işlev görmektedir. Osmanlı döneminin kolektif hafızası olduğu düşünülen, hatırlama mekânları türbeler, tekkeler hızlıca bu nedenle ortadan kaldırılmış, saat kuleleri, Rodos Fethi Paşa Saat Kulesi örneğinde olduğu üzere “Bizans Kulesi gibi adlarla anılmaya başlanmıştır. Mekânın kolektif hatırlama gücüne yine Rodos Murad Reis Türbesi ve haziresindeki türbeler ile Rodos Mercan Baba Türbesi örnek olarak verilebilir. Tüm bu yapılar, kolektif Osmanlı dönemi hâkimiyeti günlerini yansıtan hafızanın önemli bir parçası olarak görüldüğünden koruma altına alınmadığı gibi, son derece bakımsız bir hâle düşmüşlerdir. Hafıza mekânlarının en önemli temsilcilerinden birisi de çeşmelerdir. Kentlerle özdeşleşmiş, bulundukları çevreleri şekillendirmiş, onların simgesi hâline gelmişlerdir. Selânik Hamidiye Çeşmesi temsil ettiği değerlerle çevresini şekillendirmesine izin verilmeyip, Venizelos Çeşmesi adıyla adlandırılır ve üzerindeki tüm ay-yıldız süslemeleri kazınmıştır. Yine Yanya’da Osmanlı hâkimiyeti döneminde Güzel Çeşme, daha sonra Kanlı Çeşme adını alır. Rodos’ta kale içinde yer alan onlarca Osmanlı dönemi çeşmenin bakımsızlığı ve bilgilendirici levhasının bulunmaması da hafıza ve anıtlar arasında kamusal hafızanın vücut bulmuş hâli olarak tanımlanabilir. Anıtlar yıkılmadıkça anlamlarını kolay kolay yitirmezler ve sürekli aynı değerleri yansıtmaya devam ederler. Karaferye’de kimlikleri gizlenip günümüzde ev olarak kullanılan camiler bu duruma iyi bir örnektir. Ancak, gerçek kimliğinin tespiti son derece zor bu camilerin bugün hala aynı değer gösterdiklerini söylemek mümkün değildir.
Anıtların barındırdığı anlamın değeri ne kadar fazla ise, gelecek nesillere aktarımı o kadar fazla olur. Selânik Atatürk Evi’nde olduğu gibi, mesaj taşıması ve bilgi saklaması gerekir; aksi takdirde işlevlerini yitirirler. Türk ve Müslüman toplumun kolektif hafızasında yer edinen yapılar; hem hafızanın parçası hem de simgeleyicisi rolünü üstlenirler. Ancak bunu yaparken de, tıpkı kolektif hafıza gibi, onları oluşturan grupların kontrolündedirler ve onlara göre hareket ederler. Geçmişten neyin hatırlanacağı ve nasıl temsil edileceği tamamen toplumların kendi seçimidir. Anıtlar bir yandan bazı şeyleri hatırlamamızı sağlarken, diğerlerini de unutmamızı sağlarlar ve bu bakımdan seçicilik yaparak hafızanın oluşumuna katkı sağlarlar. Böylece, istenen şeyler hatırlanırken, istenmeyen şeyler silikleştirilir ve toplumların bakış açısına göre yeni bir hafıza oluşturulur. Selânik civarından gelen Müslüman ve Türk mübadillerin gemiyle limandan ayrılmalarından itibaren hafızalarında kalan ve en uzun süre görünen yapı Beyaz Kule’dir. Kimi yapıyı özlemle, kimi hasretle kimi de o yaşadığı acıların hatırası olarak hafızasında ölene kadar saklamıştır. Günümüzde Selânik şehrinin de simgesi olan Osmanlı dönemine ait olan Beyaz Kule, Rodos Türkleri’nin halen dinî bayramlarda ve günlerde buluştukları Rodosî Hafız Ahmed Ağa Kütüphanesi, Hıdrellez kutlamalarının yapıldığı Dimetoka Seyyid Ali Sultan Dergâhı ile Seçek Yaylası gibi hafıza mekânları ve anıtlar hem kolektif hafızanın oluşmasında önemli bir mekanizma görevi görür, hem de içinde bulundukları şehirlerin kendilerine özgü bir hafıza oluşturmasını sağlarlar. Tıpkı bireylerin kolektif bir şekilde hatırlaması gibi, kentler de içlerinde yer alan anıtlar ve hafıza mekânları üzerinden kimlik kazanır ve kendi hafızalarını oluştururlar.

Osmanlı Mekânlarını Korumanın Türk Kimliği ve Aidiyet ile İlişkisi

Kimlik ve aidiyet kavramları, toplumların fiziksel ifade aracı olarak mimarlık tarihinde ağırlıklı yer kaplamaktadırlar. Aidiyeti, “insanın kendisini belli bir kültüre ve coğrafyaya ait hissetmesinin insan varlığı üzerindeki yapıcı etkisi” olarak tanımlayan Şengül Öymen Gür ise, kimliğin bir temsil olduğunu, “mimarinin kimlik kaygısını ciddi biçimde üstlenmesinin toplumun değerlerini anlamak- yükseltmek, ulusal ve genel mimarlık tarihinin öğretilerinden ustaca yararlanmak, coğrafya ve kent verilerini tasarım olanakları olarak değerlendirmekten geçtiğini belirtir. Bu parametreler göz önüne alındığında, bugün sınırları içerisindeki farklı şehirlerde Osmanlı mimarî eserlerinin niteliğini/değerlerini kasten ve hızla ortadan kaldıran Yunanistan’ın, bunu şüphesiz, 19. yüzyıl ortalarından itibaren kendi kimlik arayışı ve bağımsızlığıyla değerlendirmek gerekir. Başta kamu yapıları olmak üzere, mimarî üslup değişikliğine gidilerek, yapıların kimlikleri gizlenmiştir: Selânik Hamidiye Hastanesi Fransız Hastanesi’ne; Selanik Islahhanesi Selanik Sanayi Müzesi’ne; Selânik İdadisi Selânik Aristoteles Üniversitesi Felsefe Fakültesi’ne; Rodos Abidin Paşa Köşkü Rodos Yazarlar ve Şairler Birliği’ne; Yanya Hamidiye Kız Rüştiyesi Yanya Postanesi’ne; Selânik Hamidiye Ziraat Mektebi Amerikan Anadolu Koleji’ne; Serez Hükümet Konağı Serez Valiliği’ne; Tırhala Hükümet Konağı Adliye Binası’na çevrilmek suretiyle bu kimlik gizliliği hışmına uğramıştır. Mekân ve mekânsal öğeler, üretildikleri coğrafyanın ve üretici toplumun özelliklerini taşırlar. Bir mimarî yapı ve/ veya bir kentsel doku o yöre6 GELİŞİM ERZURUM deki toplumsal üretim ve birikim süreçleri doğrultusunda biçimlenir. Doğal koşulların değişmesi veya insanın doğal koşulları kontrol edebilmesi, ihtiyaçların değişmesi, bilgi birikiminin artması, teknolojik gelişmeler gibi birçok etmen zaman içinde mekânları da değiştirmektedir. Mekân ise, içinde barındırdığı insanı, düşünsel ve sosyal boyutta yönlendirerek bireyin ve toplumun tasarımına katkıda bulunur. Bugün Yunanistan’ın farklı bölge ve şehirlerinde kalmış Türk Evleri, mahalleler ve sokaklar Osmanlı kimliğinin sosyo-kültürel halinin en önemli görünür halidir. Mahalle ya da apartman aralarında tek tük kalmış evden başlayarak, dini (cami, türbe) ve sosyal mekânlar (hamam, çeşme,köprü) içten içe Türk kimliksel mekânı gözler önüne sermeye devam etmektedir.

Yunanistan’ın Tarihî Kent Merkezlerinde Değişen Kimlik ve Aidiyet

Korumacılığı, içinde yaşanan çevrenin nesneleri üzerinden tarihle olan bir ilişki kurma biçimi olarak tanımlamak gerekebilir. Yapılı çevrenin kimliği ile toplumun sosyal ve kültürel kimliği karşılıklı olarak birbirini etkiler. Bu nedenle, bir kentte tüm yaşamı organize eden fiziksel çevrenin kimliğini oluşturan değerler, büyük önem taşır. 1912 sonrasında Yunanistan’ın kentlerinde Osmanlı mimarî eserleri ile kültürel ve doğal değerlerin kent kimliğini şekillendirdiği bir hakikattir. Kentlerinin geçmişinden gelen bu mesajların geleceğe aktarılmaması ve hafızalardan silinmesi politikası kararlılıkla izlenir. Kentlerin Osmanlı hâkimiyetine tanıklık etmiş ve bu döneme ait yapılar /yapı grupları, kentlerin yeni sahiplerinin yaşantısına dâhil olarak sözü edilen değerler içerisinde öncelikli konumda yer almamaları sağlanmıştır.

Sonuç

Sonuç olarak Yunanistan şehirlerindeki Osmanlı kültürel ve mimarî mirası, geçmişi, Türklüğü, Osmanlı kimliğini ve O’nun hâkimiyetindeki dönemle birlikte, Yunanistan’ın Anadolu’yu terk etmesini ve yenilgisini anımsattığından, bu mirasın ortadan kaldırılması, Yunan kimliğinin oluşması için bir zaruret olarak görülmüştür. Yunanistan’daki Osmanlı kültürel ve mimarî mirası üzerindeki bu kimlik değişimi, eski kentlerin modernize edilmesi adına gerçekleştirilen tahribatından çok farklı bir nitelik taşır. Zira bilinçsizce yapılan bu modernize etmek adına gerçekleştirilen tahribat, tarihî geçmişi ve onunla bağlantılı kültürel mirası ortadan kaldırma ve geçmişi unutturma adına yok etmedir. Ancak Yunanistan’daki kent kimliği ortadan kaldırmak veya yeni bir kimlik oluşturmak adına yapılan tahribat, kent kimliğini oluşturan kültürel mirasın, ona yeni bir kimlik vermek veya tamamen ortadan kaldırmak suretiyle unutturma adına, bilinçli olarak geçmişle bağlantısını koparmak için yapılan bir işlemdir. Her ne şekilde olursa olsun bu tahribatlar, belli oranda kent kültürü üzerinde o kentte yaşayanlar üzerinde ciddi bir değişime neden olsa bile, gerçekte bu değişimi gerçekleştirenler için, hep bilinçaltlarında eski kent kültürünün o değerli ögelerini göz ardı edemeyeceklerdir. Kent kültürünü oluşturan bir yapı, bir mezarlık, bir türbe vs. değiştirilen kimliğine rağmen, gerçekteki aidiyeti ile hep hafızalarda eski kimliğiyle yaşayacaktır.

Neval Konuk HALAÇOĞLU