GelişimErzurumYazı

SÖYLEŞİ / Fatih SELVİ

Söyleşi : Muaz ERGÜ ( Fatih SELVİ)

Ahmarubi adını verdiğiniz ikinci kitabınız geçtiğimiz aylarda yayımlandı. Okuru bol olur umarız. Ahmarubi aynı zamanda kitaptaki öykülerinizin birinin adı da. İlginç bir ad Ahmarubi. Neden kitabınıza böyle bir ad verdiniz? Neler söylersiniz Ahmarubi ile ilgili?
Ahmarubi, ‘’kızıl yakut’’ anlamına geldiğine inandığım bir kelime. Arapça Ahmer (yakut) ve rubi (kırmızı, kızıl) kelimeleri birleştirilerek elde edilmiştir. Kitabın ismi olarak konması fikri editörüm Feyza Ay’a aitti. Ben de sevdim bu ismi, böyle oldu. Kitap hakkındaki geri dönüşlerde Ahmarubi’nin dikkat çektiğini, kitabın ismi olmayı hak ettiğini söyleyebilirim.

Kitabınızdaki öykülerde hem deniz hem kara canlıları (balina, denizineği, eşek, kedi, köpek…) yer alıyor. Hatta “Denizineğine Yakılan Ağıt” ve “Eşek Köy” öyküleriniz adları bizzat hayvan adları. Son dönem öykü ve romanlarda aynı şekilde hayvan kahramanlara yer veriliyor. Hatta kitap adları bile hayvan adlarından oluşuyor. Hem kendi öykülerinizde hayvan kahramanlarınız olması hem de edebiyatımızdaki bu durum hakkında neler düşünüyorsunuz?
Önceki kitabımın adı da "Köstebek Etkisi"ydi üzerinize afiyet. Hayvanları severim. Yazar olarak ayrıca severim. Kullanışlılardır, renklilerdir, dekoru güzel doldururlar. Kapalı anlatımlarda, alegorilerde maske görevi görürler. Son zamanlarda hayvanların edebiyata aşırı dahil olması dikkat çekici. Bu aşırı kullanım öykü dilinin biraz daha ketum hale geldiğinin, yazar takımının maksadını gizleme, maskeleme eğiliminin arttığının göstergesi.
Öykülerinize genel olarak baktığımızda olay öykülerinden daha çok durum öyküleri görüyoruz. Zaman, mekân ve kahraman çokluğuna rastlamıyoruz öykülerinizde. Kahramanlarınızın düşündükleri, hissettikleri, tepkileri derinlemesine yer alıyor metinlerinizde. Üslubunuzla ve kurgu anlayışınızla ilgili neler söylersiniz?

Öykünün tabiatı kalabalığa pek müsaade etmez. Ben de kalabalığı sevmem zaten. Psikolojik, zihinsel süreçlere daha odaklı bir yazar olduğumu söyleyebilirim. Metnin dayattığı yerler haricinde mekân donatmak fazla düşkün olduğum bir işlem değil açıkçası. Tabiat tasvirlerini bundan muaf tutarım ama. Tabiatı anlatmaya özel bir ilgim var.

Öykülerinizin fonunda topluma, insana eleştiriler var. İronik bir dille gördüğünüz aksaklıkları, anlayışları, davranışları eleştiriyorsunuz. Neden böyle bir yöntem seçtiniz?

Bu yöntem tabiatımla alakalı. Hayata ve kendime daima eleştirel yaklaşan bir insanım. Öykülerim alt metinlerde sıklıkla sistemsel eleştiriler barındırıyor. Bunu mizah ve ironiyle yapmak, direk eleştirmekten daha etkili.

İronik, eğlenceli, hayvan karakterleri de olayların içine kattığınız keyifli öykülerin yanında boğazımıza yumruk gibi oturan “Ahmarubi” adını verdiğiniz bir öykünüz de var. Çok acıklı bir hikâyesi olan Sudanlı göçmen Ahmarubi’yi anlatıyorsunuz. Neler söylersiniz? Bu öyküye kitabınızda neden yer verdiniz?

Ahmarubi öyküsü ülke olarak birkaç yıl önce en çıplak haliyle şahitliğini yaptığımız acıları anlatıyor. Sömürgecilik, savaşlar, göçler ve parçalanan hayatlar. Yunanistan’a kaçmaya çalışırken boğulan binlerce insanı denizden, sahillerden topluyorduk yakın zamana kadar. Bunu hikâyeye çevirmek bir tür vicdan yüküydü haliyle benim için.
Bu öykü için çok çalıştım, Sudan Mısır ve Yunanistan haritalarını, Sudan’ın demografik yapısını, iklimini, ekonomisini araştırdım. Deniz fırtınası videoları izledim kaza anını daha iyi anlatabilmek için. İlk ve son kez bir öyküye ortasından başladım, önce kazayı yazdım sonra gerisini. Olumlu geri dönüşlerden çabama değdiğini anlayabiliyorum.

“Sinek Edebiyatı” tam da günümüz edebiyat ortamını çok ustaca tasvir eden bir öykünüz. Büyülü bir dille ortamın resmini çekmişsiniz. Neler söylersiniz? Öykünüz ve günümüz edebiyatı ile ilgili?

Öykücülüğümüz birtakım aksaklıklara rağmen gelişiyor, nitelikli öykücüler artıyor. Önceleri değişik mecralarda defalarca belirttiğim üzere edebiyatımız hırslı titanların keyfine bırakılmadığı müddetçe gelişime açık. Yeni nesil yazarları bekleyen yeni sorunlar yok değil. Yazarın kalemini hayatla yeterince doldurmadan suni, kafa içi, kitaplardan aparılmış kopya bir edebiyat üretmesi anlamına gelen yaşantısızlık bunlardan biri. Edebiyatın siyasi, ideolojik hırsları tavan yapmış, saldırgan ve yıkıma hazır odaklarca şekillendirilmesi ve bunun sonucunda tek tipleşen, aynı suni sorunları benzer edebi tekniklerle anlatmaya çalışan yazar çeteleşmesi bir başka sorun.
Popüler kültürün balçık etkisiyle, yazar enflasyonu yaşanıyor, çakma yayınevleri eser mahiyeti taşımayan metinleri basarak edebiyatı ucuzlatıyor ve sanat kaygısı güden yazarların işi daha da zorlaşıyor. Zaten dar olan edebiyat camiasının dikkati ve hafızası artan uyaranlarla daha dağınık ve zayıf. Bütün bunlara rağmen kendini edebiyata vakfetmiş, ciddi, çalışkan ve kaliteli edebiyatçılar, öykücüler yok değil. Yok olmazlar da.
Kelimelerle oynamayı seven, kurgusunu büyülü gerçekçilik üzerinden kuran, metinlerinde bütün canlıları konuşturmayı seven bir yazarla karşı karşıyayız diye düşünüyoruz. Neler söylersiniz bununla ilgili? Bu soruya bağlantılı olarak sözlü kültürle aranız nasıl onu da öğrenmek isteriz.
Kelimelerle ve dille oynamayı seviyorum, çünkü dil bir tuzaktır. Dil bütün kalıplarıyla, alışkanlığa dönüşmüş anlatım formlarıyla, teknik yolaklarıyla, yöntem şablonlarıyla ölü yazarlardan sarkan bir edebiyat yekûnunun taze yazara dayattığı yapı malzemesidir. Ve ölü yazarlar birazcık da olsa yaşarlar hep. Kafka, Dostoyevski ve Hemingway edebi anlamla hâlâ tüm kudretleriyle buradalar. Yazmak eylemi bir meydan okumadır özetle, en çok da ölülere. Bunu yaparken dilin kapsayıcı ve daraltıcı etkisini kırmak, kendimize ait edebiyat nüvesine ulaşmak için ona saldırmaktan, onu eğip bükmekten ve yeni harcımızı kendi binamızın inşası için kullanmaktan doğal ve zaruri bir yol yok.
Kitap büyülü gerçekçi iki öyküyle başlıyor, haklısınız. Fakat şiirsel nitelikli, bilinç akışı, üstkurmaca ve metinlerarası teknikleriyle yazılmış, daha klasik metotlarla icra edilen öyküler de var. Aslında ben belli bir metodu bütünüyle benimsemiş ve o kalıpta ilerleyen bir yazar değilim. Tema anlamında da bu böyle. Dağınık çalışan ve zapturapt altına alınmaktan ölesiye nefret eden bir zihnim var. Ne yazacağımı asla bilmem, oturur ve hayretler içerisinde yazmakta olduğum/yazılmakta olan öyküleri izlerim. Bilinçaltım dizgin kabul etmez bir yabani at gibidir. Ya da ben böyle bir özgürlük veriyorum ona, burada bir paradoks yatıyor olabilir. Öyküler, romanlar, diğer tüm metinler orada kendi ateşlerinde kafalarına göre fokurdayıp dururken kendimi bir hizmetkâr gibi görürüm. Zile basıldığında kazanın başına gidiyorum ve elime tutuşturulan öyküleri servis için dergilere, yayınevlerine götürüyorum. İnsanın varlık bilinci ve zihni arasındaki yaratı sürecinin izahı, yazarın idraki dışında bir olgu. Psikiyatrinin, nörolojinin daha bilimsel tanımları muhakkak vardır, ben ancak böyle ifade edebiliyorum.

Öykülerinizde bir şiirin mısraı olacak cümleler de var. “Suyun Çekim Kuvveti” öykünüz aslında bir şiir de olabilirmiş. Şiire ilginiz var mı?
Şiire ilgim vardı, yıllarca şiirle uğraştım ama bunlar çok uzun zaman önceydi. Şimdilerde neredeyse şiirden hazzetmiyorum diyebileceğim bir noktada olmama hayret ediyorum. Yeni nesil şairlerin yazdıkları alerjik reaksiyona sebep oluyor bende. Yüzde şişme ve kızarma, nefes darlığı, çarpıntı. Eski şairlerle idare ediyorum ara ara ben de. O eski şiir faaliyetlerimin izlerini yazdığım şiirsel öykülerde görmek mümkündür.
Suyun Çekim Kuvveti, sürreal bir atmosferde ilerleyen kapalı bir öykü. Yaşamın suyla bağından, hayatın akışkanlığından ve bireyin aslında bütüne doğru akan bir damlacık olduğunu unutuşundan bahseder. Okur geri dönüşlerinde neredeyse hiç bahsi geçmediği için biraz üzülmüştüm açıkçası, dikkatinizi çekmesine sevindim.

“Bir Son Duygusu” kitaptaki çok özel öykülerden biri. Gidenin ardından yakılan bir ağıt adeta. Nasıl yazdınız bu öyküyü? Bahseder misiniz?
Bir Son Duygusu, teyzem öldükten sonraki gün işyerinde geldi buldu beni. O boğucu son duygusunu yenmek için yazdım galiba. Ağlaya ağlaya.
Kimleri okursunuz? Takip ettiğiniz yazarlar kimler?

Çok çeşitli yöntemlerle yazdığım gibi, okumalarımda da çeşitliliği severim. Belli bir yazarı, ekolü, dönemi takip etmem. Bunu da gayet bilinçli olarak yapıyorum. Kendime has bir edebiyat geliştirmenin peşindeyim işin aslı. Beni okuyan birinin ‘’Aa bakın, bu öyküsünde nasıl da Fethi Korhan Kasılmazyüz etkisi var,’’ demesini hiç istemem. Yine de Latin ve Kuzey Amerika edebiyatını daha yakından takip ettiğimi söyleyebilirim. Alman, Çin ve Sanskrit edebiyatına mesafeliyim.
Proust, Faulkner, Woolf, Cortazar, G.Marquez, Steinbeck, Çehov en sevdiğim yazarlardır. Türk yazarlardan vurgunu olduğum bir yazar olduğunu söyleyemem. Peyami Safa ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ı başa yazarım yine de.

Son olarak neler söylersiniz?
Bana bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.

Fatih SELVİ
o 1982 Uşak doğumlu, evli ve iki çocuk babası. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. Kocaeli Darıca’da çalışmakta.
o 2022’de ‘’Köstebek Etkisi’’ adlı öykü kitabı Öteki Yayınevi’nden yayımlandı.
o 2024’te ‘’Ahmarubi’’ adlı öykü kitabı Ötüken Neşriyat tarafından yayımlandı.
o Öyküleri şu mecralarda yayımlandı: Varlık, Ecinniler, Lacivert Öykü ve Şiir, Öykü Gazetesi, Hece Öykü, Olağan Hikaye, Türk Edebiyatı Dergisi, Edebiyat Ortamı, Altı Yedi, Söğüt, Edebiyatist, Yeni E, Trendeki Yabancı, Oggito, Litera, İshak, Parşömen Fanzin, Hisdüşüm, Kar, Karnaval, Kulüp İzmit, Üçüncü Şahıs, Distory, Edebiyathaber, Yük Edebiyat, Daima Edebiyat, Yedi İklim, Kurgan, Artemis, Mahal, Olası Olmayan, Öykü Seçkisi, Sakin Yurt, Asonans.
İletişim
o E-posta: fatih.selvi@yahoo.com
o İnstagram: @fatihhselvi

Muaz ERGÜ