Söyleşi: Büşra ARSLAN
Sarmaşık Gülleri, El Kapısı Almanya Acı vatan, Yavrularım, Herhangi Bir Kadın… Onlarca film, onlarca karakter, onlarca hayat ve uzun bir yolculuğun sonunda Hülya Koçyiğit olmak.
Bu uzun yolculuğa çıkarken attığınız ilk adımdan bizlere bahseder misiniz?
Sanata büyük bir ilgim vardı. Annem gibi… Sahneyle ilk tanışmam da 5 yaşımda, İstanbul’a gelen Medrano Sirki’nin başlamasını beklerken çalan müzikle, kendimi sahnede bulmam ile oldu. Kendimi müziğe, ışıklara kaptırıp dans ettiğimi hatırlıyorum. Gözlerimi alkış sesleriyle açmıştım. O ışıkları ve alkışlayanları asla da unutamam; dün gibi.
Yeteneğim ailem ve öğretmenim tarafından fark edilince de bale eğitimi almak üzere Ankara Devlet Konservatuvarı’na yatılı öğrenci olarak gittim; düşünün henüz 7-8 yaşındayım… Bale eğitimim ilerleyen senelerde konservatuvarda tiyatro eğitimim ile devam etti.
Şehir tiyatrolarında küçük kız kardeşim Nilüfer Koçyiğit, Metin Erksan tarafından sinema adına benden daha önce keşfedildi. Bir gün kardeşimi sete ziyarete gittiğimizde değerli hocam Metin Erksan ile tanıştık. Susuz Yaz filmi için oyuncu arıyordu ve çeşitli denemelerden sonra oyuncu olarak bende karar kıldı. Böylece sinema benim için perdesini aralamış oldu; ilk filmimde henüz 15 yaşındaydım.
Susuz Yaz, Berlin Film Festivali’nde “Altın Ayı” ödülünü kazanarak, Türkiye’ye ilk uluslararası başarı ödülü getiren film oldu. Daha sonra da ardı ardına filmlerde rol almaya devam ettim.
Bu yolculuğun size zor gelen yönleri ve dönüm noktaları neler oldu?
Film çekim şartları oldukça zordu ve mesleki eğitimden yoksunduk. O zamanlar da bizler teknolojinin hiçbir alanından yararlanamazdık. Sosyal güvencemiz de yoktu; çok geç örgütlendik ve sonrasında birer birer haklarımızı elde etmeye başladık. Bugün her alanda ulaştığımız noktayı görünce, gençlerle iftihar ediyorum ve başarılarıyla gururlanıyorum.
Sizi en çok hangi filminizde bulabilir, gerçek hayattaki Hülya Koçyiğit tamda …. Karakteriymiş diyebiliriz? Var mı aslında sizi anlatan bir filminiz?
200’e yakın filmde rol aldım; bu 200’e yakın karakter demek… O karakterlerin hepsi benim içimde bir yerlerde. Oynadığım bu karakter bana yakındı diyebileceğim bir örnek veremem size… Ama nasıl ki et tırnaktan ayrılmaz, ben de o karakterleri birbirinden ayıramıyorum… Hepsi çocuğum gibi. Hepsi ayrı bir emek…
Gelenekselleşmiş bir soru olacak ama sormamakta olmaz. Çekimlerden çok anınız vardır. Aklınıza ilk geleni bizimle paylaşır mısınız?
Söylediğiniz gibi iyisiyle, kötüsüyle birçok anı biriktirdim ne mutlu ki… Aklıma ama Rabia Hatun filminde atlattığım kör olma tehlikesi geldi şu an.
1969 yılındayız… Gülşah’ı dünyaya getirmişim… Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Cemile” adlı film ile en iyi kadın oyuncu ödülünü almışım… Yani her şey yolunda ve aynı günlerde “Rabia Hatun” adlı bir filmi çekmekteyiz.
Çekimler için Yedikule Zindanları’nda çalıştık. İş bittikten sonra gözlerimde kaşınma, sulanma ve batma hissettim. Çekim bittiğinde eve geri döndüm. Eşim beni görünce yüzümün neden bu denli yanık olduğunu sordu, kıpkırmızıydım. Ancak sebebini anlayamadığım bu rahatsızlığım gece boyunca devam etti, ızdırabım çoğaldı. Bir müddet sonra görememeye başladım. Bir yandan büyük bir acı çekiyorum, bir yandan da görememenin verdiği panik içindeyim; kör mü oldum korkusu yaşıyorum… Gecenin bir yarısı, eş dost ricası ile bir göz doktorunun muayenesini açtırdık. Doktor bir süre sonra yeniden görebileceğimi söyledi. Ancak hala başıma ne geldiğinin farkında değildim.
Ertesi sabah durumu anlatmak ve çalışmamın imkansız olduğunu söylemek için yapım şirketini aradım. Onlar da durumumu bildiklerini, rol arkadaşım Hüseyin Peyda’yı gece hastaneye kaldırdıklarını söylediler. Endişem daha da fazla artmaya başladı ve ne olduğunu sonunda yapımcıdan öğrendim…
Çekim yaptığımız zindanı aydınlatma için kullanılan ultraviyole ışınları yayan cam meğerse kırılmış ve saatlerce bu zararlı ışınları gözümüze almışız. Bir hafta sonra, doktorun dediği gibi görmem normale döndü. Ancak Hüseyin Peyda benden daha kötü durumdaydı ve tek gözünü kaybetti…
Ve sosyal güvenliğimizin olmadığı yıllarda bu ve buna benzer birçok kaza neticesinde, örgütlenip sosyal güvenlik şemsiyesinde sanatçıların toplanmasını sağladık.
Yeşilçam’ın bizlere gözüken yüzünden başka acımasız ve vefasız bir yüzünün de olduğunu bizler yaşamasak ta biliyoruz. Var mı yaşadıklarına ve yok oluşuna çok üzüldüğünüz bir meslektaşınız?
Meslektaşlarım birer birer aramızdan ayrıldıkça çok üzülüyorum tek tesellim onlarla birlikte paylaştığımız acı tatlı hatıralar ve arkalarında bıraktıkları eserlerle sonsuza kadar yaşayacak olmaları, nice nesillerin onları seyredecek olması…
Yeşilçam mı yoksa Hollywood mu derseniz özellikle bir nesil Yeşilçam der. Ancak şu soruyu sormadan da yapamayacağım. Hangi Hollywood sanatçısıyla aynı filmde rol almak isterdiniz?
Bu soruyu bana zaman zaman sorarlar ama “Ah keşke şu isimle oynasaydım” dediğim kimse yok ama oyunculuğa başladığım yıllarda Ingrid Bergman’ın oyunculuğunu çok beğenirdim.
Başka birçok sanatçımız gibi sizce neden bir Hülya Koçyiğit daha yetişmiyor? Nedenlerini sizden dinleyebilir miyiz?
Ben kimseden, hiç kimseden bir tane daha geleceğine inanan bir insan değilim açıkçası. Herkes tek, kendine özgü… Ben kendine özgü olan, taklitten sakınan, çizdiği yolda bir başkasıyla değil hep kendi ile yarışı olan, “ben oldum” demeden, yeteneklerinin üzerine yenisini ekleme hedefi içinde olan bir kişinin kalıcı olacağına inanıyorum…
- Dört yapraklı yonca” ifadesi size ne anlatıyor, neleri hatırlatıyor?
Fatma, Filiz, Türkan ve benim, hepimizin menajeri Bircan Usallı Silan’ın bize bulduğu bir isimdi bu… Hatta daha sonra hakkımızda yazdığı kitaba da bu ismi vermişti… Bu ifade bana canım arkadaşlarımı ve geçmişimi hatırlatıyor.
- Yeni nesil kadın oyuncuları takip ediyor musunuz? Kimleri beğeniyorsunuz?
Az önce söylediğim gibi burada da çok farklı bir şey söyleyemem… Kendisini sürekli geliştirme gayesi içinde olan birçok genç yeteneğimiz var. Başarılarına da şahit olduğumuz bu kişilerin ortak özellikle kesinlikle işlerine tutkuyla ve aşkla bağlı olmaları…
- Erzurum adıyla çıkan bir dergiyiz. Size Erzurum’u sorarsak neler söylersiniz? Erzurum denildiğinde aklınıza gelen ilk üç şey nedir?
Dadaşlar şehri Erzurum… Erzurum’un çok geliştiğini ve değiştiğini özellikle son zamanlarda yakın dostlarımdan duyuyorum. Kayak merkezlerinden övgüyle söz ediliyor. Çevremden duyduklarım keşke ülkede daha fazla duyurulabilse.
Erzurum deyince aklıma ilk gelenler Atatürk Üniversitesi, Çifte Minareli Medrese, Palandöken Kayak Merkezi ve elbette Cağ Kebabı.
Teşekkür ederiz.