GelişimErzurumYazı

GELİBOLULU MUSTAFA ÂLÎ’NİN NASÎHATU’S-SELÂTÎN İSİMLİ ESERİNE GÖRE OSMANLI İLMİYESİNDE BOZULMANIN SEBEPLERİ

Şerefli İslam Şeriatının bekası ilimledir, ilmin bekası ise ulema iledir. Bu sebeple büyük ataları zamanında ilme ve ilim adamlarına olan hürmet ve izzet hiçbir devlette görülmemiştir. İlim adamlarına gösterilen itibarın sonucu olarak nice güzel ve kıymetli eserler görülmüştür. İntizâm-ı hâl ilmin gereği olarak din ve devletin önemli işlerindendir. Bu esnada gayet karmakarışık olup halleri bozulmuştur. Büyük padişahların şerefli zamanlarında alimler arasında geçerli olan kanun ve düzen budur ki ulemanın en bilgilisi ve en faziletlisi ve en takvalısı şeyhülislam olup ondan sonra Rumeli kazaskeri ve ondan sonra Anadolu kazaskeri olup bu düzen üzere liyakatlerine göre saygı görürlerdi. Fetva makamına tayin olduktan sonra asla görevden alınmazlardı. Çünkü fetva görevi yüce bir görevdir ve onun hürmeti diğer görevlerinkine benzemez, azil kabul eylemez, her alim o makama layık olmaz. Daha önceleri şeyhülislam olan kimseler cömertliğin ve olgunluğun kaynağı olduğundan gayrı, doğruyu konuşan ve cihanın sığınağı olan padişah hazretlerine daima nüsah-ı cemileden hali olmazlardı. Ve din ve devletin düzenine çalışıp, kulların durumu ile ilgilenirlerdi. Fetva makamı bu özellikleri taşıyan biriyle müşerref olduktan sonra, ömür boyunca bu kimsenin azledilmemesi gereklidir. İyilerin kadrini bilmek gereklidir. Ebussuud Efendi hayatları boyunca fetva makamından hiç azledilmedi ve görevini düzgün yapan kazaskerler bile on-onbeş sene görevinde kalıp, emekli olduktan sonra yüz ellişer akçe maaş ihsan olunurdu. Bilâd-ı selâse kadıları ve diğer şeriat hâkimleri dahi nice zaman görevlerinde kalıp, bir sebepsiz yere azlolunmazlardı. Azlolunduktan sonra niceleri vazife ile ve niceleri medrese ile emeklilikten birini tercih edip kalan ömürlerini ilim ve ibadetle ve İslam devletinin padişahına dua ile geçirirlerdi. Aralarında şimdiki gibi şöhret ve ziynet yoktu. Her biri görevinde doğruluk ve adalet gösterip, vardıkları yerde Allah’ın kullarına rahmet olurlardı. Emekli oldukları zaman gece ve gündüz ilimle uğraşıp nice eserler vücuda getirirlerdi. Halen hazine-i amirede olan nice eserleri mevcuttur. Ve güzel isimleri kıyamete kadar halkın arasında zikredilir ve Cenab-ı Hakk mallarına dahi bereket verip nice hayrat ve hasenat vücuda getirirlerdi. Şu anda bile camileri ve mescitleri ve medrese ve mektepleri ve hangah ve zaviyeleri İslam memleketinin her yerinde mevcuttur.
Şu anda ilim yolu haddinden fazla bozulmuştur ve alimler arasında geçerli olan kadim kanun işlemez olmuştur. Evvelce bir ilim öğrenmek isteyen danişment olmak isterse bilginlerden birisi ele alıp, evvela ondan mahreç dersi okur. İstidadı ve kabiliyeti görüldükten sonra müderrislerden birine gönderilirdi. Ondan ötekine böyle böyle hariçte ve dahilde ve sahnda uzun müddet danişment olur, sonra istediği yerde durup, yolu ve sırası gelince mülâzım olup, ruznamçe-i hümayuna adı yazılırdı. Sırası gelince sahn danişmentlerinin eskileri ki muitlerdir her birine birer tetimme tayin olunup, orada kalan softalara bilgi anlatırlardı.

1594 tarihine gelinceye kadar Sahn muitlerinin şimdiki müderrisler kadar mevki ve itibarı vardı. Danişment olup, uzun zaman medreselerde ilim ile meşgul olmayınca mülazım olunmazdı ve kimse kimsenin danişmendini icazetsiz almazdı. İlim yolu gayet temiz ve derli topluydu. O yüzden içlerinde cahil ve yabancı olmayıp, her biri yolu ile geldiğinden kadı ve müderrislerden hepsi, bilgisi ve dini mükemmel, ırz ve vakar sahibi adamlar olup, müderris olduğu takdirde mübarek ilme mansıp sahibi olduğu takdirde din ve devlete doğrulukla hizmet edip, halka gayet faydalı olurdu.
1594 (1003) tarihinden beri bu düzen bozuldu. Evvelce şeyhülislam olan Sunullah Efendi, birkaç defa yersiz olarak azlolundu, yerine gelenler dahi azil korkusuna düşüp devlet büyüklerine karşı dalkavukluk yapmaya mecbur kaldılar. Padişah huzurunda hak sözü söylemez oldular. Herkesin hatırını hoş etmeye ehemmiyet verir oldular. Ama dinde sağlam olan hak sözü söyleyip, azilden dahi korkmayıp Sunullah Efendi birkaç defa azlolunmuş iken, yine doğruyu söyleyip, din ve devlet işinde asla göz yummadılar. Çünkü o makam göz yumma yeri değildir, insanların hatırını hoş tutma yeri değildir.
Giderek her işe hatır karışmakla ve her işede müsamaha olunmakla hak sahibi olmayanlara hadden aşırı mevkiler verilip, kadim kanun bozuldu. Kazaskerler dahi az zamanda yersiz olarak azil olunmakla, içlerinde tama sahibi ve haris olanlar, bulunduğu mevkii fırsat ve ganimet bilip, memuriyetlerin çoğunu rüşvet ile ehliyetsizlere verir oldular. Mülazımlıklar dahi yolu ile verilmeyip, satılmaya başlayalı subaşı kâtipleri ve avamdan niceleri beş-on bin akçe ile mülazım olup, sonra az zamanda müderris ve kadı olup ilim sahası cahillerle doldu. İyi kim belirsiz oldu. Çoğunlukla zulm edip, bilginlerin adını kötüye çıkaran o gibi cahiller ve yabancılardır. Yoksa ilim yoluna hizmet etmiş ve yoluyla iziyle gelmiş bilginler haşa ki doğrudan sapalar.

Nihayet iyilere, iyilikleri karşılığında riayetler, kötülere kötülükleri için ihanet olmamakla bilgin ve cahil ayırt edilmeyip, bilginlerin kıymeti bilinmemekle yüce bilginlerin halk gözünde itibarı kalmadı. İzzet ve saygınlıkları gitti. Geçmişteki bilginler din ve diyanet sahipleri olup, doğruluktan zerre kadar sapmayıp, cenabı Hakk’ın gazabını ve ululuğunu düşünüp, Allah’tan korktukları için bütün halk da onlardan korkarlardı. Bir iş için “Hakkın emri budur” deseler herkes “duyduk ve itaat ettik” derdi. Kimsenin karşı koymaya cesareti yoktu.
Bir zerre kadar küçük olan bu fakir kul, İstanbul’a geldiğim vakit, vakıa yüce bilginler şimdiki gibi hizmetçi ve gösteriş (hadm ü haşm) sahibi değil idi. Fakat bir müderris duacıları yoldan geçse, bütün halk tamamen ona dönüp, pek fazla hürmet ve ikram ederlerdi. Irz ve vakarları olgun haldeydi. Dışarı çıktıkları vakit, kendileri ve adamları babayânî elbiseler giyerlerdi. Katiyen süs ve zarafetleri yoktu. Beyhude seyir ve sülük ve yüksek mevki isteğinde değillerdi. Herkes evlerinde ilimle uğraşıp, dışarı çıktıkları zaman ya derse ya cami-i şerife yahut Allah için sevdikleri kimselerin ziyaretine giderlerdi. Amma halk yanında her biri müçtehit derecesinde aziz ve saygıdeğerdi. Bu asırda da bilgin ve cahil bir görülmeyip, bilgi ve marifet sahiplerine imtiyaz verilse az zamanda yine evvelki dereceye varırdı.
İlmiyeye ait makamların aracılıkla verilmesi doğru değildir. En bilgilisi hangisi ise ona verilmek gerektir. Kadılık yolunda vasıta bilgidir. Yaş ve sene, soy ve sop değildir. Şimdi adaletle iş gördükleri vakit, makamı eskilere verirler. Halbuki eskilik, Allah yanında kadılığa sebep değildir. Şeriat seccadesi bilgin ve adil olanlara gerektir. Medreseler dahi ilmi incelikler çıkarmaya kadir olanlara gerektir. Bir cahilin, sırf eski diye bir bilginin önüne geçirilmesi haksızlıktır. Bilgi ve diyaneti olunca, genç olsa da zarar vermez.
İmamlıkta da bilgili kimse daha yaşlının önüne geçer. Bilhassa kadılık mansıbında yaş, sene ve zamanın seçme sebebi olması, kendilerinin bilgide eşit oldukları zamandır. Yaşlı ile genç, bilgi ve marifette birbirine eşit olunca yaşlının öne geçmesi daha doğrudur. Ama bilgi ve marifetten hissesiz olunca 1000 yaşında da olsa Allah’ın kullarına faydası olmaz ve hakkı yanlıştan ayıramaz. Ama herkesin başlangıcı mülazımlıktır. Şöyleki yüksek dereceli bilginler, mülazımlığı satmazlar, her birisi mülazımlığı istihkak sahiplerine verirlerse, ilim yolu kısa zamanda yoluna girer ve ehliyeti olan ehliyetsiz olana üstün gelir.

Mülâzımlıklar dahi çok verilir oldu. Birine arpalık ve yahut vazife olsa teşriften nice mülâzım yazarlar. Her işte mülazımlık kanundan fazla alınır oldu. Bu asırlarda diyaneti olmayan birçok kazasker çeşit çeşit mülâzımlıklar yazıp, ruznamçe-i hümayunu doldurdular. Nicelerine maaş zammı verip, bir iki yılda yeni bir mülâzımı (yüz elliye) çıkardılar. Bu yüzden kadıların halleri bozulup, aralarında ihtiyaçtan fazlalık olduğundan, bir kadı iki yıl beklediği halde bir yere tayin edilemez oldu. Fakirlik canlarına yetti. Her biri dilenci derecesine geldi. Bir vazife çıksa on beş yirmi adam talip olur. Birine verilince diğerlerinin eli boşta kalır. Bunlara bir çare bulunmazsa halleri perişan olur. Bunun çaresi, mülâzımlığı sıkı tutmakla olur. Kanundan fazla mülazımlık verilmeye ve hak sâhibi olanlardan başkası alınmaya, bilgin ile câhil bir görülmeye, Allah’ın fazlı ile tez düzene girer.
Kadıların ahvâli ile meşgul olmak çok önemlidir. Çok hor ve aşağılık hâle gelmişlerdir. Bir subaşı ve bardakçı şikâyeti ile mansıpları verilir, sebepsiz birçokları azlolunur. Halk içinde hürmetleri kalmadı. Daha yüksek makamlara yazdıkları dinlenmez oldu. Bir zalimi bildirseler, o zalimin yükselmesine sebep olur. O halde nasıl zulmü ortadan kaldırsınlar? Nasıl şer’i şerif hükümlerini yerine getirsinler? Her şikâyet ile mansıpları verilmemek gerektir. Zulmettiği anlaşıldıktan sonra cezası görülmek gerektir. Hakikaten onlarda da zalim olanlar tam olarak derinliğine anlaşıldıktan sonra, azil ile yetinilmeyerek kimi sürgün, kimi ömrünün sonuna kadar azil olunmak gerektir. Aldırış etmemekle âlem elden gider.

Kaynak: Gelibolulu Mustafa Âlî, Nasîhatu’s-selâtîn, vr.2a-8b.
Not: Bu metin hazırlanırken Kasım Ertaş’ın 2008 yılında hazırlamış olduğu “Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Nasîhatu’s-selâtîn İsimli Eserinin Tenkidli Metni” isimli tez çalışmasında tesis edilen metnin esas alınmıştır.

İlknur SENCER