GelişimErzurumYazı

KÜLTÜR VE SANATTA MİLLİ BENLİK KAVRAMI

Kültür ve sanatta değişim kaçınılmaz bir olgudur. Tıpkı bireylerde olduğu gibi toplumlarda birbirleriyle iletişim kurarken, aynı zamanda bir değişim de yaşarlar. Tarihte hiçbir kültür saf değildir. Fakat aynı zamanda bir kültürün başka bir kültürü, bünyesine alarak onu tarih sahnesinden silmesi de yadsınamaz bir gerçektir. Günümüz kitle iletişim araçları, toplumların kültür ve sanat ortamlarına adeta ışık hızıyla ulaşım imkanı tanımaktadır. Ancak güçlü ve bilinçli toplumlar bu etkileşimi doğru yönlendirebilmektedirler. Kültür ve sanat, bir ulusun geleceğinin teminatıdır da aynı zamanda. Sanatın evrensel olma beklentisi ile birlikte, onu yaratan sanatçının ulusal karakterini de yansıtmasını beklemek doğaldır. Her sanat eseri; estetiği, evrensel bir ölçüt olarak ele almakla birlikte, bu eserlerde merkeze konulması gereken insancıl değerlerde buluşması ortak payda olmalıdır. Bugün bile diriliğinden hiçbir şey kaybetmeyen ve birçok ulusun paylaştığı Yunus Emre, bunu sadece şiirlerinde Türkçeyi ustaca kullanımı ile değil, şiirlerine sinen evrensel insan sevgiyle başarmıştır. Büyük Önder Atatürk’ün söylevlerinde önemini birçok kez vurguladığı sanat ve kültür, üç bin yıllık geçmişi olan milletimizin kimliği ile adeta eş anlamlıdır. Bu tarihsel süreçler içinde dünyanın birçok kadim medeniyetiyle etkileşim yaşanırken, kültür ve sanatımız yok olmamış, aksine zenginleşerek gelişmiştir. Çünkü ancak köklü ve zengin kültüre sahip olan uluslar varlıklarını sürdürebilirlerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüz yılı içinde Batı’da yaşanan teknoloji ve sanayi devrimlerine ayak uydurulamayışın nedenleri arasında geleneksel kültür ve sanatla olan bağların sürdürülüşü de gösterilmiştir. Sanat ve kültürel gelişimin, ekonomik gelişmişlikle paralel olduğu gerçeği maalesef hep göz ardı edilmiştir. Çoğu zaman geri kalmışlığı bir nişan gibi omuzlarında taşıma hevesi, giderek kendimizi inkara, hatta kültürel varlıklarımızı bir yük olarak algılamaya kadar götürmüştür. 19. yüzyıl sonrası Batı toplumlarında etkili olan kapitalist anlayış, hümanizmle yer değiştirerek sömürgeci bir ideali de uygulama hevesine düşürdü. Batı, kendi gibi olmayan toplumları giderek birer istatistiksel veri olarak algılamaya başladı. Bugün Batı geri kalmışlıkla suçladığı birçok Afrika ülkesinin açlık ve sefaletinin suçlusu olan kendisi ile yüzleşmekten hep kaçındı. Günümüzde Türk sanatçısı ve aydını yaşananların bilinciyle devraldığı büyük mirasa yakışır sorumluluklarla hareket etmektedir. Yaşadığı çağa yabancı değil bilakis çağın gerektirdiği bilgi ve donanımları kuşanarak evrensel düzeyde eserler yaratmanın arifesindedir.

Özellikle Cumhuriyetin ilanı ile birlikte milli kimliğin sanata yansıtılması düşüncesi Türk resminin temel tartışmalarından birisi olmuştur. Milli Mücadele’ye paralel olarak artan ulus bilinci yaşamın her alanında olduğu gibi çağdaş Türk resminde de birçok sanatçının ülküsü haline dönüşmüştür. Özellikle İmparatorluğun son dönemlerinde yenileşme hareketlerinin başarısızlığa uğraması daha radikal kararlar alınmasını zorunlu hale getirmiştir. Bu değişim özellikle toprak ve askeri güç kayıpları yaşayan İmparatorluğu öncelikle askeri anlamda yenileşme hareketlerine yöneltmiştir. 1795’te askeri amaçlarla açılan mühendishane-i berri hümayun’ da konulan resim dersleri, batılı anlayışta tuval resminin de benimsenip yaygınlaşmasında önemli rol oynamıştır. Bu derslerde verilen haritacılık ve perspektif dersleriyle başlayan yenilik, çağdaş Türk resmin de temellerini atmıştır. Daha sonraki yıllarda Mühendis Hane-i Berri hümayunda eğitim alan genç zabit(subay) adayları Avrupa’ya gönderilmiş burada farklı teknik ve beceriler kazanma fırsatı bulmuştur. Batıya sanat eğitimi alma düşüncesiyle gönderilen ressamlarımız ön koşullu bir kabullenişi de beraberinde götürdükleri için getirdikleri yenilik de başlarda kopya anlayışından öteye geçememiştir. Sanatta Batı’nın teknik bilgi ve donanımına olan gereksinimimiz yadsınamaz bir gerçektir. Buradaki asıl sorun ise, öğrenilen bu teknik bilgi ve yöntemlerle yaratılabilecek özgün bir ifade dilinin ortaya konulamama sorunudur. Bir Anadolu kilimi üzerine toprak bir testi yerleştirip, kübist anlayışta resmetmenin yenilik ya da özgünlükle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Pablo Picasso’nun, Paris’te ressam arkadaşlarına yapmış olduğu ‘ülkenizin kaynaklarına dönün’ çağrısı bu sorunu özetler niteliktedir. Burada yeni ve özgün üsluplar yaratabilmeyi sadece bireysel bir olgu olarak ele almamızda önemli yanlışlardan biridir. Yenilik ancak doğal bir süreç ve istemler sonucu ortaya çıkarsa özgünlük içerir. Yenilik istemi onu yaratan sanatçısıyla birlikte toplumsal bir beklentiye de gereksinim duyar. Genç zabit adayları daha sonraki yıllarda Sultan Abdülaziz 'in emri ile Paris 'te Mektebi Sultani' ye (1860) gönderilerek batı anlayışını özümseyen yeni ve özgün sentezlere varmışlardır. Almanya, İngiltere, Fransa ve Avusturya gibi Avrupa ülkelerine sanat eğitimi almak için gönderilmiş bu ressamların birçoğu daha sonra kurulacak olan Sanayi-i Nefise Mektebinin hocaları arasında yer alacaktır. Bu gençler Avrupa’ya gittiklerinde çağdaş anlayışta bir Türk resim sanatının gelişiminin de ihmal edildiğini fark etmiş ve bu konuda üzerlerine düşen sorumluluğun daha fazla bilincine varmışlardır. Çağdaş Türk resminin temellerini atan bu genç ressamların bazıları bizzat Balkan Savaşına ve I. Dünya Savaşına katılmış, çalışmalarında milli bilinci konu alan eserler üretmişlerdir. Buna göre, çağdaş Türk resminde milli birlik kavramı, millet seviyesine yükselmiş bir toplumda sanatın ayırt edici bütünlüğünü yeni bir bakış açısıyla ortaya koymuştur. Bundan sonraki süreç, çağdaş Türk resminde batılı bir anlayışta ilerlemeyi gerektirmiştir. Sanayii-i Nefise Mektebi'nde sanat eğitimi alan sanatçıların verdikleri mücadele, Türk resmînde çağdaş sanat anlayışının oluşturulması adına yapılan mücadeledir. Bu gelişmelerin ardından ‘Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’ 1908 yılında kurulmuş, 1921 yılında ise "Türk Ressamlar Cemiyeti" olarak faaliyetlerini sürdürmüştür. 1923 yılında açılan bir sergiye verilen destek, özellikle Mustafa Kemal Atatürk'ün sanata verdiği önemi gösteren tutumu, I. Ankara Resim Sergisi Başkente halkın sanata ilgi duymasında önemli bir adımdır. Dönemin ünlü sanatçılardan İbrahim Çallı, Nazmi Ziya, Hikmet Onat, Şevket Dağ, Sami Yetik, Ruhi Arel ve arkadaşları bu sergilere büyük ölçüde eserler göndererek oluşan ilgiyi sürdürmüşler ve desteklemişlerdir. 1924 yılında Güzel Sanatlar alanında eğitimlerini tamamlayan Elif Naci, Mahmut Cuda, Ali Avni Çlebi, Zeki Kocamemi "Yeni Resim Cemiyetini’ kurmuşlardır. Bu ressamlar 1914 kuşağından ayrılıp, çağdaş Türk resminde yeni arayışlar içinde çalışmalarına devam etmişlerdir. 15 Mayıs 1924 yılı Türk kültür yaşamda önemli bir dönemin başlangıcı olmuştur. Bu tarih, Mustafa Kemal Atatürk' ün liderliğinde Sanat tarihinin gelişimini sağlayan yeni atılımlar gerçekleştirilmiştir. Yaşanan süreç, çağdaş Türk resminde milli birlik kavramı anlayışına zemin hazırlamıştır. Çağdaş Türk resmi batı sanatının etkisinde kalsa bile bu, aslında ‘Millilik Kavramı’ Türk ressamların yurt gezileri sırasında yaptıkları çalışmalarının doğal akış içinde gerçekleşir. Ancak belirtmek gerekir ki Batı sanat anlayışı yeni bir Çağdaş Türk resim sanatı arayışında henüz kendimizi bulamadığımızı da kabul etmek gerekir. Bu durumu millilik arayışının kendimize özümüze dönmek bağlamında ele aldığımızda, Türk resminin Doğu ile Batı arasında kalmış olma durumu ile de sorgulamamız gerekir. Türk resmi başlangıçta konuları itibarı ile kendi kültürünü yansıtan gerek içerik gerekse plastik değerlerin ön plana çıktığı bir süreçtir. Bu süreçte ressamlarımızın Anadolu’ya farklı bölgelere açılmaları aslında çağdaş Türk resminde milli birlik ruhunun hız kazanmasındaki en önemli faktördür. Ressamların gönderildikleri bu gezilerindeki özgür çalışma ortamları, aslında çalışmalarında özgünlük hareketinin de başlangıcıdır. Bu geziler sırasında yapılan özgün çalışmaların çeşitliliği, çağdaş Türk resminde milli birlik fikrini öne çıkarmıştır da diyebiliriz. Özellikle Devlet Resim ve Heykel Müzelerinde sergilenen sanat eserleri günümüzde çağdaş Türk sanatı adına önem ve değerlerini korumaktadır. Şehirlerin merkezi noktalarından seçilen müzelerden biride Erzurum da bulunmaktaydı. Daha önceleri Havuz başında Halkevi olarak yapılan bina, daha sonra Halk Eğitim Merkezi ve Resim Heykel Müzesi olarak hizmet verirken alınan ani bir kararla yıkılmış, müze Erzurum Kongresi binasında ayrılan bir bölüme taşınmıştır. Aslında bir bakıma Erzurum un kültür hafızası olarak ta hatırlanacak bu binada coşkuyla izlediğimiz 12 Mart Kurtuluş konserleri, okullarımızın resim sergileri ve müsamereleri hatıralarımızda yaşamaktadır. Çocukluk yıllarımda İlk resim dersini aldığım Erzurum Resim ve Heykel Müzesi müdürü Mehmet Sabır beyin gayret ve heyecanına benim gibi birçok hemşerimde tanıklık etmiştir muhakkak. Özellikle cumhuriyetin kuruluş yıllarında adeta dişten ve tırnaktan artırılarak yapılan bu kültür yatırımları Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’Türkiye Cumhuriyetinin Temeli Kültürdür’’ veciz sözünü derhal fiiliyata geçirilişine ait canlı örneklerdir. Milli kültür ve sanat hareketlerini benimseyen birçok sanatçı evrensel niteliklerde sanat grupları ve hareketleri içine giriyor. Bu bilinç doğrultusunda eserler yaratmanın heyecanını yaşıyordu. Özellikle Manifestosunu (Basın bildirgesi) Yazar Peyami Safa’nın yazdığı ‘D’ Gurubunun birçok sanatçısı eserlerinin ana kaynağını Türk Kültürünün zenginliği ve bu mümbit toprakların renginden almıştır. Yurt gezilerinden dönen ressamların eserleri aynı zamanda milli birlik ve heyecanı halka yansıtmada önemli bir araç haline dönüşmüştür. Ressamların gösterdiği bu çalışma azmi ne yazık ki kısa sürer. II. Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkıcı etkileri sonucunda sıkıntıya giren devlet ekonomik nedenlerden dolayı yurt gezileri için ödenek ayıramadığı için 1945 sonrası bu geziler sonlandırılır. Ayrıca ressamların yurt gezileri sürecinde ürettiği sanat eserlerin çoğu da ne yazık ki kaybolmuştur. Bu durumun en önemli nedeni ise ülkenin kültür ve sanat politikaları kapsamında sanat eserlerini koruma altına alacak planlı bir çalışmanın geç başlamasıdır. Günümüz Türk sanatçıları eserlerini üretirken kitle iletişim araçlarının sağlamış olduğu geniş imkânlarla bilgi ve görgülerini artırırken aynı zamanda bireysel özgünlük ve milli kimlik sorumluluklarını daha fazla sorgulamaktadır. Özellikle kendi kültürel kaynaklarımızdan beslenme düşüncesi birçok sanatçısının eserine doğrudan ya da dolaylı olarak yansımaktadır. Özellikle Bedri Rahmi Eyüboğlu, Elif Nazi, Turgut Zaim, Nurullah Berk, Turan Erol, Erol Akyavaş gibi sanatçılarla başlayan bu yolculuğun hiç duraksamadan devam edeceğine olan inancım tamdır

Muhammet Emin KAYSERİLİ