ERZURUM’DA SALÂVÂT-I ŞERİFE İLE BİRLİKTE OKUNAN EZAN-I MUHAMMEDÎ GELENEĞİ
Naci Elmalı
Salâ Nedir, Ne Zaman ve Nerelerde Okunur?
Belli bir makamda minarelerden okunan güfteler için kullanılan ve ‘Meydan okuma’ manasına gelen ‘Salâ’ kelimesinin aslı ‘Es-Selât / Salât’tan gelir.
‘Salât’ kelimesi, asıl manası olan ‘Şefkat, dua ve teberrük’ün yanı sıra ‘İstiğfar / mağfiret isteme’ ve ‘Bereket / ihsan’ manalarına da gelmektedir. ‘Salâ’nın çoğulu ise ‘Salâvât’tır.
‘Salât ü selâm’ (en kısa şekliyle ‘Allahümme salli âlâ seyyidinâ Muhammed’), Peygamber Efendimiz’e (sav) Allah’tan (cc) rahmet, merhamet, selâmet ve selâm temenni eden, O’na (sav) duyulan sevgi ve muhabbetin ifadesidir ve her Müslümanın yerine getirmesi gereken görevlerden birisidir. Nitekim Cenab-ı Hak (cc), Yüce Kitabımızdaki Ahzab (33.) suresinin 56. ayetinde şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler, siz de ona teslim olun, ona salât ve selâm getirin!”
Erzurum’da ‘Salât ü Selâm’ Eklenerek Ezan Okunması
Erzurum’da ‘Selâ’ şeklinde söylenilen ‘Salâ’, genellikle Cuma namazına çağırmak ya da kılınacak vakit namazını haber vermek; bazı yörelerde de cenaze haberinin duyurulması için minarelerden okunur ve ‘Salâ veriliyor’ denilir. Ezanların peşi sıra okunana ‘Salâ veriliyor’ denmez, ‘salâvât okunuyor’, daha çok ‘Salât ü selâm getiriliyor’ denilir. Bir kısım insanlarımız ise Cumaakşamları verilen salâ (yani Perşembe günü Yatsı namazı öncesinde okunan) için ‘Temcid veriliyor’ şeklinde bir ifade kullanırlar.
Cuma gününe mahsus olmak üzere öğle ezanı öncesinde salâ verilmesinin dışında beş vaktin dördünde -akşam ezanı hariç- Ezan-ı Muhammedî’nin peşi sıra Erzurum’da minarelerden ‘Salât ü selâm’ / ‘Sâlâ(vât) getirilir. Akşam namazının kılınma süresinin kısa olması ve Kıyametin akşam vakti kopacağının söylenmesi, namazın derhal kılınmasını gerektirdiğinden akşam ezanının peşi sıra ‘Salât ü selâm’ okunmaz.
Bunlardan Sabah ezanının peşi sıra okunan salânın Dilkeşhaveran makamında, Cenaze salâsının Hüseynî makamında okunduğu; Cuma günü Öğle namazı öncesi okunan salânın bestesinin de Bestekâr Hatip Zakirî Efendi’ye ait olduğu bilinmektedir.
Cuma günleri ise biri normal öğle ezanı, diğeri içerde okunan ezan olmak üzere çift ezan okunduğu için öğle ezanının peşine ‘Salâ / Salât ü selâm’ okunmaz.
Bunun dışında Perşembe günü ve Kandil geceleri de yurdumuzun pek çok yerinde Yatsı ezanı öncesinde salâ verildiği bilinmektedir.
Sözleri şöyledir:
“es-Salâtü ve’s-selâmü Aleyke yâ sey(yi)denâ yâ Resûlallah
es-Salâtü ve’s-selâmü Aleyke yâ sey(yi)denâ yâ Habîballah
es-Salâtü ve’s-selâmü Aleyke yâ sey(yi)denâ hatem-el enbiya”
şeklinde okunur ve şöyle bitirilir:
“Seyyide’l-evvelîne ve’l-âhirîn ve’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn”
Ezanın peşi sıra okunan salâya Erzurum’da daha çok ‘Salât ü selâm veriliyor’ ya da yalnızca ‘Salâ veriliyor’ denilir.
Bu gelenek, Osmanlı döneminden beri devam eden en eski İslâmî geleneklerimizden birisi olup Erzurum camilerinde halen devam ettirilmekte olan dillere destan bir gelenektir. Ezan okunurken ya da salâ verilirken iş görülmez, huşu içerisinde dinlenir, sözler tekrar edilir; ekmek pişirilecek olsa bereketi olmaz denilir; yolculuğa çıkılacak olsa işlerin ters gideceğine inanılır.
Kimilerinin ‘bidat’, kimilerinin ‘bidat-ı hasene’ diye değerlendirdikleri ‘Salâ’ geleneğinin ilk olarak 1300 / 1301 yılında Memluk Sultanı Kalavun’un iradesiyle Cuma ezanının ardından verilmeye başlandığı bilinmektedir. Eşref Zeynüddin II. Hâccî’nin döneminde de 1389 yılında akşam ezanı dışında dört vakit ezanın ardından ‘Salâ Verme / Okuma’ usulünün başlatıldığı birçok yazılı kaynakta mevcuttur.
Ayrıca bir söylentiye göre Haçlılar döneminde Suriye’de Hıristiyanlarla iç içe yaşayan Müslümanların onların çan sesine karşılık ezan-ı Muhammedî’nin daha uzun sürmesi için böyle bir şeyin düşünüldüğü; bir başka söylentiye göre de Deprem kuşağında olduğu bilinen beldemizde bu tür bela ve musibetlerin uzaklaştırılması için ezan sonrası verilen salânın devam ettirildiği söylenmektedir.
Resûlulah Efendimiz’in (sav) “Şüphesiz insanların bana en yakın olanı, bana en çok salât getirenlerdir!” hadis-i şerifinde söylediği gibi Erzurum’da birçok hocamızdan işittiğimiz “Benim üzerime kim (ya da hangi beldede) daha çok salavât / salât ü selâm getirirse (ya da getirilirse) benim şefaatim de o kişinin (ya da o beldenin) üzerine daha çok olacaktır!” şeklinde bir hadis-i şerif vardır. Ehl-i sünnet ve’l cemaatin kalesi bir beldede yaşayan Erzurumlular bunun farkında oldukları için her zaman bu bilinçle hareket etmişlerdir. Eskiden beri Erzurum’da ‘Delâilü’l Hayrât’ adlı kitabın ve tercümelerinin çokça ve yaygın bir vaziyette okunması da bunun bir göstergesidir.
Öte yandan Erzurum’a bağlı bazı yerleşim birimlerinde hemen hemen her cenaze salâ ile duyurulurken Erzurum merkezde günümüzde şehit cenazelerinin duyurulmasının dışında eskiden bir şeyh ya da ulemânın en kıdemlisi vefât ettiğinde yalnızca salâ verildiğini bilmekteyiz. Mesela çocukluğumuzda Erzurum’un tanınmış müftü ve müderrislerinden Sakıp (Danışman) Efendihoca’nın (20 Temmuz 1968) vefâtında salâ verildiğini, tekbirler eşliğinde Asri Mezarlığa kadar omuzlarda götürüldüğünü hatırlamaktayız.
Gayrimüslimlerin de Dikkatini Çekmiş Olan Erzurum’da Okunan Ezan-ı Muhammedî
1829 yılındaki Rus işgali sürecinde, 23 Haziran 1834 tarihinde Erzurum’a gelmiş olan Amerikalı misyoner Justin Perkins, ‘A Residence of Eight Years in Persia’ (New York, 1843, s. 112) adlı anılarının yer aldığı kitabında “Erzurum’da öğlenden önce 10’la, öğlenden sonra saat 4’te Müslümanların minarelerden yapılan değişik bir çağrıyla ibadete davet edildiğinden ve böyle bir uygulamaya başka Müslüman şehirlerinde rastlamadığından” söz etmiştir.
Justin Perkins’in cümleleri içerisinde yer alan saat 10 ve 4 ifadeleri hususunda onun Erzurum’da bulunduğu tarihte ezanın o saatlerde okunmuş olabileceğini ya da alaturka denen eski saatin (ezanî saatin) verildiğini düşünmekteyiz. Perkins’in başka hiçbir Müslüman beldesinde rastlamadığını ifade ettiği, öğle öncesi ve sonrasında dikkatini çeken, yalnızca iki vakit rastladığı uygulamanın da Erzurum’da dört vakit ezanın peşi sıra, özellikle ağır ağır okunarak cemaatin namaza yetişmesine zaman kazandırmak amacıyla salâvât eklendiği, belki de farklı bir amaçla ihdas edildiği sanılan ‘Salâlar’ olabileceği kanaatindeyiz.
‘Erzurum’un Kandilleri’ adlı kitabın yazarı Abdurrezak Türk, bu geleneği çok daha eskiye götürür, hatta Pir Ali Baba’ya bağlar. Rahmetli Türk, kitabında şunları yazmaktadır:
“Pir Ali Baba, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde hayat sürmüştür. Yavuz, Çaldıran Seferi’ne giderken Erzurum Beyi Sevindik Bey, Osmanlılara tabi olduğunu bildirmiş; Yavuz Sultan Selim İstanbul’a döndükten sonra da Safeviler tarafına geçtiğini beyan etmiş. (M. 1514) Bu tutum karşısında Pir Ali Baba ve Erzurum ulemâsı bir araya gelip bu ikili tutuma itiraz ederek ‘Buralar Şia değil, Ehl-i Sünnet beldesidir!’ diyerek, okunan ezanların peşine Salât ü Selâm getirilmesine karar vermişlerdir. O günden günümüze kadar okunan beş vakit Ezan-ı şerifin peşine Salât ü Selâm getirme geleneği öylece devam etmektedir, rivayeti mevcuttur.
Başka bir değerlendirmede ise Eyyubiler döneminde kilise çanlarının uzun süre çalınmasına karşılık ezanların peşine ‘Salât ü Selâm’ okunması, yöneticiler ve ulemâ tarafından eklenmiştir.”
‘Sadıkan’ mahlasıyla şiirler yazan, Üveysî Kadirî serzakirlerinden (halifelerinden) Kitapçı Nesimi (Kopgir) Ağabeyinin müntesiplerinden Yıldırım Sürbahan da ‘Salâ’ ile ilgili düşüncelerini ‘Pir Ali Baba’ başlıklı şiirinde şöyle ifade etmektedir:
“Hak Tealâ elbette her şeye kadir,
Dostunu sevene Hakça söyletir,
Beldenin manevi şiârı nedir?
Salâlar der gibi Pir Ali Baba!”
Kâbe-i Muazzama ya da Ravza-i Mutahhara’dan canlı yayın yapan Suudi Arabistan Tv kanalları izlenecek olursa bazı namaz vakitlerinde okunan ezan-ı Muhammedî’nin Şehr-i Mübarek Erzurum’la hemen hemen aynı zaman diliminde okunduğu ya da namaz kılındığı görülür.
Bilindiği üzere iki boylam arasında dört dakika fark vardır. 40. boylamda bulunan Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere ile 41. boylamdaki Erzurum arasında boylamdan kaynaklanan fark dört dakikadır! Bunu güzel bir tevafuk olarak kabul edenler az değildir. Bu görüşe katılan Abdurrezak Türk, kitabında ‘Bu durum Erzurum için Yüce Mevlâ’nın bir lütfudur!’ diye söylemektedir. Hatta bunu Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere ve Kudus-i Şerif gibi ‘Şehr-i Mübarek Erzurum’un da yeryüzünde seçilmiş yerlerden biri olduğuna işaret sayanlar; Erzurum insanının İslam’a olan bağlılığının, farz ve sünnetlere oldukça riayet etmesinin dahi buradan ileri geldiğini söyleyenler olmuştur.
Nitekim ‘Erzurum ve Çevre Köylerinde Dinî Hayat’ adlı ilginç araştırmasında Prof. Dr. Ünver Günay, bu konuya da değinmiş, şunları söylemiştir:
“Mekke’deki Harem-i Şerif ile Medine’deki Mescid-i Nebevi’yi birleştiren çizginin uzantısının Erzurum’dan geçtiğini tespit eden Cavalı (Endenozyalı) bir bilgin de bunun böyle olduğunu doğrulamıştır!”
Mekke-Medine ile Erzurum arasındaki boylamdan kaynaklanan 4 dakikalık açığın ortadan kaldırılmasına, ezanın okunma süresinin uzatılmasına yaradığı için namaz vakitlerinin ardından ‘Salât ü Selâmlar’ın okunduğu düşünülmektedir.
Kısacası dört vakit ezandan sonra ‘Salât ü Selâm’ okunması bugün hiçbir yerde rastlanmayan, yalnızca Erzurum’a has bir gelenek olmuştur.
Öğretmen şairlerimizden Selim Adım, bağrında gözünü açtığı, kendine has törelere sahip bir memleket olan ilim irfan şehri Erzurum’un maddi ve manevi hususiyetlerini, şehrimizdeki farklı uygulamaları, bazı geleneklerimizi ‘Beyaz Erzurum’ adlı şiirinde şu şekilde dile getirmiştir:
“Yazına hasretim, kışa müptelâ
Sekiz ay tenhada beyaz Erzurum!
Yıllarca korusun Rabbi Tealâ
Gönüller sevdada, ayaz Erzurum!
Evlerin damları dumanlı, boranlı
Yuvaları şenlik, zaman nur ânlı
Ramazan ayında binbir Kur’an’lı
Ezanlar salâlı, avaz Erzurum!
Tarihe bekçidir, zaman uyar
Hünerli elleri yirmi dört ayar
İlim irfanı her yöne yayar
Ak eller semâda, niyâz Erzurum!
Soğuğu üşütmez, havası temiz
Yayladır toprağı, boğası semiz
Dadaşlık özümüz, hastır töremiz
Geceler uzundur, her yaz Erzurum!
Selim’im söylerim içten sözümü
Doğmuşum bağrında açıp gözümü
Dadaşlık vâ’karım, sayıp özümü
Bak diyirem sana, gül naz Erzurum!”
Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden 1986 yılında mezun olan; Hacı Halis Emek, Cafer Sadık Doğru gibi Erzurum’da son dönem yetişmiş iki sağlam ulemâdan ders alan, 2013-2015 yılları arasında Erzurum İl Müftülüğü yapan Hasan Çınar, Temmuz 2014’de görüştüğü AA muhabiri Ahmet Okatalı’ya o tarihte şu açıklamalarda bulunmuştu:
“Kentte her vakit namazının ardından okunan ‘Salâ’nın, rivayete göre Abdullah bin Mes’ud'dan aktarılan bir Hadis-i Şerif'e dayandığını söyledi.
Erzurum'a özgü bazı geleneklerin olduğunu ve bu geleneklerin arasında ‘Salâ’nın da bulunduğunu hatırlatan Çınar, ‘Salâ, 1300'lü yıllarda Memlüklüler zamanında başlayan bir gelenektir. Türkiye'de ise bu geleneği sürdüren tek şehir Erzurum'dur ve her beş vakit ezanın ardından salânın okunması bu şehre ayrı bir haz katıyor’ dedi.
Çınar, ‘Salâ’ geleneğinin günümüze kadar taşınmasının bir başka nedenin ise şehrin manevi kimliğinden kaynaklandığını ifade etti. Günümüze kadar uzanan ‘Salâ’ya Hadis-i Şerif'lerde de yer verildiğini belirten Çınar, şöyle devam etti:
‘Bir rivayette, Yavuz Sultan Selim, Mısır Fethi’nden sonra ezanların ardından sala verilmesini istemiş ve bu sadece Erzurum'da uygulamaya konulmuş. Ayrıca salâ geleneğinin bir de dinî altyapısı var. Abdullah bin Mes’ud'dan bizlere aktarılan bir Hadis-i Şerif'te, Peygamber Efendimiz’in, 'Ezan okunduğu zaman, ezanın kelimelerini, kelâmını tekrarlayın. Ezan bittikten sonra da bana salât okuyun. Kim bana ezan bittikten sonra bir salâvât getirirse Allah-u Tealâ da ona 10 salâvât getirir' buyurdukları için müezzinlerimiz bunu ezandan sonra ‘Salâ okumak’ diye değerlendirdiler.’
Çınar, ‘Salâ’nın ayrıca bünyesinde ‘günahların bağışlanması’ anlamı taşıdığına da değinen Çınar, sözlerini şöyle tamamladı:
‘Böylece Erzurum'da beş vakit ezanın peşine salâvâtların okunması olarak değerlendirilmiştir. Tabii bu çok güzel bir âdetimizdir. Her beş vakit ezanın peşine Resul-u Kibriya'ya da salâvâtlar getiriliyor. Böylesine güzel bir geleneğin Erzurum'da yaşatılması ve bu şehre mahsus olması güzel bir keyfiyettir.”
İzmir / Tire’deki ‘Salât ü Selâm’ Uygulamasının Hüsranla Neticelenmesi
Erzurum’daki ‘Salât ü Selâm’ geleneğini başka yerlere taşımak isteyen hemşerilerimiz de olmuştur. Diyanet İşleri eski başkanlarımızdan Mehmet Nuri Yılmaz Hoca bir görüşmemizde şöyle ilginç bir olay anlatmıştı:
“1966-67 yıllarında İzmir / Tire’de müftülük yapan Mehmet Sıddık Karahan Hoca Erzurum’daki gibi ezanın peşi sıra ‘Salât ü Selâm’ okunması uygulamasını oraya taşımak istemişti. Naim Hoca’nın kayınbiraderi olan ve ‘Sedef Hoca’ diye de tanınan Sıddık Hoca’nın şansızlığı Süleyman Demirel Hükümeti’nin her bir şeye sürekli zam yaptıkları bir dönemde bu uygulamayı Tire’de başlatmış olmasıydı.
O günlerin ulusal medyasında çokça öne çıkarılan haberlerden biri bu olayla ilgili yapılan ‘Demirel gaza, benzine zam yaptı; Tire’ye tayin ettiği Müftü de ezana zam yaptı!’ haberiydi.”
Siyasilerden Salât ü Selâmlı Bir Ezan Hâtırası
Milli Görüş temsilcisi milletvekillerimizden Lütfü Esengün, ‘Muhalif’ adlı kitabında şöyle bir hâtırasını paylaşıyor:
“1977 Milletvekili seçimi öncesi Demirel miting yapmak üzere Erzurum’a gelmiş, Hükümet Meydanı’nda oldukça büyük bir kalabalığa hitap etmeye başlamıştı. O sırada Meydan’ın hemen yanındaki Lalapaşa Camii’nin minarelerinden İkindi ezanı okunmaya başladı. Ezanı okuyan o tarihte İmam Hatip Lisesi öğretmeni, sonradan milletvekilimiz olan Ömer Özyılmaz idi. Güzel sesi ve sedası ile uzun uzun, dura dura çok güzel bir ezan okudu. Demirel ezan bitinceye kadar susmak zorunda kaldı. Ezan bitince tekrar söze başladı. Fakat ezanın peşine Erzurum’da âdet veçhile Salât ü selâmlar okunmaya başladığında tekrar sözünü kesti. Sâlat ü selâmlar da bitince konuşmaya devam etti. Canının sıkıldığı belli idi. Biz ise hem konuşması kesildiği için hem de bütün kalabalığa güzel bir ezan dinlettiğimiz için memnun idik.”
Teknolojiye Yenik Düşen Cenaze Salâsı
Hoparlör sisteminin olmadığı dönemlerde her yerde olduğu gibi Erzurum’da da mahalle camilerinin minaresinden o mahalle sakinlerinden ölen kişinin kim olduğu, ne zaman kaldırılacağı verilen bir salâ sonrasında açıklanırmış.
Hali-vakti yerinde olanların ölüm haberlerine gelince; onlarınkini ise bu işi kendisine meslek edinmiş olan, bir ücret mukabilinde şehri sokak sokak gezen, sesi gür ve tok insanlar tarafından yapılırmış. Daha sonraki yıllar bu iş faytonla yapılmaya başlanmış. Kiralanan fayton şehrin belli yerlerinde durur, faytonda yer alan ‘Salâcı’ da üç kez ‘Es-selâ ve rahimenâ’, sonrasında ‘Rahime küllâh evliyâ!’ diye bağırır, halkın ilgilendiğini görünce de vefat eden kişinin kim olduğunu, cenazenin hangi vakitte, hangi camiden kaldırılacağını duyururmuş. Bu işi yapanların en bilinenin Alipaşa Camii’nin yaşlı, uzun boylu müezzini Şerafeddin Efendi’nin olduğu söylenir.
1950 / 60’lara kadar sürdürülen bu geleneği yaşatanlardan ismi hafızalarımızda kalanlardan birisi de yerlere atılan gazete kâğıtlarını, takvim yapraklarını –üzerlerinde ayet, hadis, dinî ibareler bulunabilir diye- sokak sokak gezerek bastonunun ucuyla bir torbada toplamasıyla hatırlarda yer eden, günümüzün tabiriyle ‘Çevreci’ diyebileceğimiz; Hacca gitmenin sınırlı olduğu yıllarda kaçak yollarla Hicaz’a gitmeyi başarmasından dolayı da ‘Kaçak Hacı!’ diye kendisiyle dalga geçilen, Çarşı pazarda “Çakmak!, Çakmaktaşı!, Benziiin!” diye bağırarak benzinli çakmak malzemeleri satan, özellikle ‘Ölüm Var Ölüm!’ nidaları unutulmayan Mezararkalı Hacı Halil Efendi İhmal / Topçuoğlu Mahallesi sakinlerindendir. Mustafa Kemal Paşa ile Ilıca yakınlarında yaptığı tarihî konuşma Erzurum’la ilgili yazılmış hemen her kitapta yer alan Mevlüt Ağa’nın oğlu, şehrimizin yetiştirdiği kıymetli eğitimcilerden Hakkı Mezararkalı’nın da babası olan Hacı Halil Efendi, Taşmağazalar’ın başından başlamak kaydıyla yürüye yürüye cenaze salâsını duyurarak gelirmiş!
Eskinin mugallitlikten hoşlanan (şaka yapan, yapılan şakayı kaldıran) insanları içerisinde bazen bu işi muziplik olsun diye yaptıranlar da olurmuş… 1940’lı, 50’li yıllarda Gürcükapı’da esnaflık yapan meşhur Bakkal Hacı Naim diye biri varmış… Oğlu Özcan Pamukçuoğlu’nun anlattığına göre babası ölümden, ölümle ilgili haberlerden oldukça çok korkarmış… Onun bu zaafını bilen esnaf arkadaşları da babasının gittiği yerleri takip eder, birilerini peşine takar, sürekli şaka yapar, canıyla oynarlarmış. Birileri bazen cenaze haberini şehir halkına duyuran faytoncuyu bulur, ücretini öder, yanına da Alipaşa Camii’nin müezzinini bindirir, Gürcükapı semtine gönderirlermiş… Durak yerlerinden biri günümüzdeki İş Bankası’nın karşısında yer alan dükkânların başıymış. Fakat fayton o gün kasıtlı olarak tam Bakkal Hacı Naim’in dükkânının önünde durur, Müezzin Efendi de olanca sesiyle salasını verir, kaldırılacak camiyi ve vakti duyurur, ölen kişinin o an kapısının önünde durdukları Bakkal Hacı Naim olduğunu söyler söylemez, faytonu harekete geçirirmiş… Hacı Naim kendi adını duyunca kızar delirir, küplere biner, söver sayar, eline ne geçerse onların arkalarından atarmış! Tabi adını duyurdukları an fayton hareket ettiği için hiçbir zaman faytona, faytondakilere bir zarar veremezmiş…
Kandil Geceleri Verilen Salâlar ve Minarelerden Okunan Naat-ı Şerifler
Erzurum’da Kandil geceleri de Ramazan’dan farksız kutlanır… Büyük bir çoğunluk o günü tek olmasın diye bir gün öncesi, bir sonrası ile birlikte ya da genellikle üç gün oruç tutar; bu arada çorba-kıyma-kadayıf da yine eksik olmaz.
70’li yıllara kadar Kandillerin kutlanacağı gün Yatsı ezanından evvel, sesi güzel ve gür olan insanlar tarafından minarelerden salâlar verilirdi.
Diyanet İşleri eski başkanlarından Mehmet Nuri Yılmaz Hoca’nın söylediğine göre tarihin tozlu sayfalarında unutulup kalan bu salânın ardından yanık sesli insanlar; bir zaman Erzurum’da memur olarak bulunmuş, aruz ölçüsünü son derece başarılı kullanmış bir şair olan Bayburtlu Zihni’ye (1797-1859) ait “Eyâ şâhenşeh-i taht-ı risâlet / Der-i eltâfına gelmiş gedâlar” diye başlayan na’tın bir bölümünü okurlarmış.
Doç. Dr. Nazire Erbay’ın hazırladığı ‘Bayburtlu Zihni Divanı’ adlı kitapta yer alan 7 na’ttan biri olan; 39, 40 ve 41. sayfalarındaki tamamı 16 beyit olmasına rağmen minarelerden bir kısmı dörtlükler halinde okunan ‘Der-Na’t-ı Resûl’Aleyhisselâm’ başlıklı Na’tın sözleri şöyle:
“Eyâ şâhenşeh-i taht-ı risâlet
Der-i eltâfına gelmiş gedâlar
Sipehsâlâr-ı iklîm-i inâyet
Şefâ’at nakdin ister bî-nevâlar
------------
Kimi âlûde-i cürm ü hatâdır
Kimi müstagrak-ı bahr-ı belâdır
Kimi ser-keşte-i şehr-i fenâdır
Dilerler bâb-ı lütfundan atâ’lar
---------------
Kimisi subha dek aşkın nedîmi
Kimi pervâne-veş şem’in harîmi
Vezân olsun diyü lütfun nesîmi
Umar gül-zârdan neşv ü nemâlar
-------------
Gider ravzandaki ihsân vücûda
Rükû’a gökler ü dağlar sücûda
Günehler yaykanur diyü bu cüdâ
Diyâr diyâr akub gelür hatâlar
--------------
Çü sensin afitâb-ı âlem-ârâ
Kamer ruhsâr-ı devrinden hüveydâ
Cemâlin pertevinden ey dilârâ
Eder nûr istifad arz u semâlar
------------
Risâlet burcunun ey mihr ü mâhı
Ne mümkün eylemek vasfın kemâhı
Ki sensin şehr-i levlâk pâdişâh
Rikâbında yürür hep enbiyâlar
------------
Yarın mahşer günü meydân senindir
O gün top sendedir çevgân senindir
Livâü’l-hamd senin, fermân senindir
Eder dergâhına halk ilticâlar
----------------
Edenler ravza-i pâkin ziyaret
Umarlar bâb-ı lütfundan şefâ’at
Sürüb dergâha ruhsâr-ı darâet
Kulun Zihni gibi çok mübtelâlar.”
Mehmet Nuri Yılmaz Hoca, “Bu na’tı en güzel okuyanların başında Neşet Hafız diye birinin geldiğini; bir zaman Kavak ve Esatpaşa camilerinde müezzinlik yaptığını, düzensiz hayatı nedeniyle işine son verildiğini; bir zaman kuyumcuda, çay ocaklarında, son olarak Kâzım Karabekir Caddesi’ndeki Vatan Lokantası’nda çalıştığını, daha sonraları Ankara’ya yerleştiğini, orada birkaç kez görüştüğünü; ayrıca Hafız Yusuf Esengün’ün de Mevlid-i şerif okurken bu na’ttan belli bölümleri okuduğunu bugün gibi hatırladığını” söylemektedir.
Hulki Tizgili de: “Kasımpaşa Camii imam-hatiplerinden Hacı / Hafız Kara Hocam, babam H. İhsan Tizgili’nin Mübarek gecelerde salâ ve temcîd vermesi için ‘Hacım bugün Bağdat’ı bir şenlet!’ diyerek babasının minareye çıkmasını ister, o da bu isteği kırmaz, salâ ve temcîdin ardından bir de Bayburtlu Zihni’nin ‘Eyâ şâhenşeh-i taht-ı risâlet’ diye başlayan meşhur na’tını okurdu.” diye söylemektedir.
Cuma Günleri İç Ezan Öncesi Müezzinlerin Okuduğu Methiye
Erzurum camilerinde Cuma günleri iç ezan öncesinde, Hoca minbere çıkıncaya kadar ki sürede müezzinlerin okuduğu şu methiyeye de ülkemizin diğer şehirlerinde pek rastlanmaz:
“Resul-i ekrem ve Nebiyy-i muhterem sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in aziz, lâtif, münevver, mübarek ruh-i şerifleri içün; ve çâr-i yâr-i güzîn rıdvanullâhi aleyhim ecmâin hazretlerinin ruhi içün, kâf ve ehl-i imân ve ehl-i İslâm ervâhi içün; pîrimiz Bilâl-i Habeşî’nin ervâhi içün ‘El-Fatiha!”