İSLAM DÜŞÜNCE GELENEĞİNDE EHL-İ BEYT
Hanifi ŞAHİN
Düşünce geleneğimizde bazı kavramların büyülü etkileri vardır. Bu kavramlar etkili olduğu toplulukların din ve dünya görüşlerini şekillendirir. Bunların en canlı örneklerinden birisi de Ehl-i beyt kavramıdır. Arapça bir isim tamlaması olan kavramın doğru kullanımı Ehlü’l-beyt olmasına rağmen Türkçede Ehl-i beyt olarak yazılıp telaffuz edilmektedir. Kelime; aile, yakın akrabalar, eş, bir bölgenin halkı, bir yerde bulunan insan topluluğu, bir kimsenin etrafında ona inanan ve tabi olan insanlar, taraftarlar anlamlarına gelen ehl kelimesi ile; kişinin evini, hanesini, çadırını, köşkünü veya sarayını ifade eden beyt kelimelerinin birleşmesinden oluşmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de bazı isimlerle birlikte kullanılan Âl-i İbrahim ve Âl-i Îmrân (Âl-i Îmrân 3/33) gibi terkiplerde yer alan âl kelimesi de aileleri, akrabaları, kavimleri ve taraftarları ifade etmede ehl kelimesiyle aynı anlamdadır. Literatürde Hz. Peygamber’in ailesini, ev halkını ifade için aynı anlama gelen Âl-i beyti Muhammed, Âl-i beyti’n Nebi, Alü’l-beyt, Ehl-i beyti’n-Nebi, Üsratü Muhammed, ‘Itratü’n-Nebi gibi farklı kelimelerin merkezde olduğu çeşitli kullanımlar olsa da hiçbiri Ehl-i beyt kavramı kadar şöhret bulmamıştır. Ehl-i beyt kavramı tarihte ve günümüzde dar ve geniş manada Hz. Peygamber’in ailesini, ev halkını ifade için yegâne kavram haline gelmiştir. Çünkü Ehl-i beyt, Câhiliye devri Arap toplumunda bilinen ve kullanılan bir kavramdı. İslâm öncesi Arap toplumunda her kabilenin misafirperverlik, kahramanlık ve sayı bakımından çokluk vb. hususlarda kendisinin üstün olduğu noktasındaki güçlü kabilecilik hislerinin doğal neticesi olarak ortaya çıkmıştı. Bu dönemde Arap toplumunda kabilenin hâkim ailesini ifade için kullanılan Ehl-i beyt, İslâmî dönemden günümüze kadar sadece Hz. Peygamber’in ailesi ve soyu anlamında kullanılagelen özel bir terim olmuştur.
Ayetlerde ve hadislerde sınırları tespit edilmiş bir Ehl-i beyt tanımına rastlamak zordur; esasında buna ihtiyaç da yoktur. Zira Câhiliye döneminden beri kullanılmakta olan bu kavramla kim ya da kimlerin kastedildiği toplum tarafından bilinmektedir. Ancak Ehl-i beyt kavramının kapsamına kimlerin dâhil olduğu meselesinde farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Bazı gruplar kavramın içine bütün İslam ümmetini, bazıları bütün Kureyşî, kimileri Hâşimoğullarını, kimileri Hz. Peygamber’in bütün ailesini koyarken, diğer bir kısmı ise onun kapsamına sadece Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i dâhil etmektedir. Bu konuda kabul gören tutum, Hz. Peygamber’in eşlerinin ve çocuklarının tamamının kavramın kapsamında olması gerektiği yönündedir. Ancak sonraki süreçlerde Müslümanlar arasında yaşanan siyasi ve toplumsal olaylar neticesinde İslam düşünce geleneğinin önemli ekollerinden biri olarak tezahür eden İmâmiyye Şiîliği kavramın kapsamını oldukça daraltmıştır. Onlara göre Ehl-i beyt’ten maksat Hz. Peygamber, Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’dir. Şiî çevrelerde bu beş kişi ehl-i kisâ, pençe-i âl-i abâ veya hamse-i âl-i abâ olarak isimlendirilir. Bunun yanında imam kabul edilen dokuz kişi de Ehl-i beyt’in içinde değerlendirilir. Kavrama bu anlam yüklenenince Hz. Peygamber’in hanımları, Hz. Fatıma dışında kalan diğer çocukları, Hasan ve Hüseyin haricindeki torunları Ehl-i beyt kapsamında yer almamaktadır. Oysa tathîr ayeti olarak bilinen Ahzâb 33. ayetinde hitap “Ey Peygamber hanımları!” şeklindedir ve ayetin bağlamı Hz. Peygamber’in hanımlarıyla ilgilidir. Ayette kötülüklerin Ehl-i beyt mensuplarından uzak tutulması ve onlara leke getirilmemesi temel hedef olarak vurgulanır. Görüldüğü kadarıyla Ehl-i beyt kavramının çerçevesi bazen daraltılmış bazen de genişletilmiştir. Bu değişim veya dönüşümlerde toplumun içinde bulunduğu teo-politik ya da sosyo-kültürel bağlamların etkili olduğu, kavramın dinî ve toplumsal boyutta sahip olduğu etkiden faydalanma çabasının ağır bastığı, bunun da çoğu zaman Müslümanlar arasında çeşitli ihtilaflara sebebiyet verdiği söylenebilir.
Ehl-i beyt kavramı ile Hz. Peygamber’in aile efradı arasında ayniyet kurulması Müslümanların kavrama yönelik yaklaşımlarını etkilemiştir. Hz. Peygamber’in Ehl-i beyt’ine sevgi ve tazimde kusur edilmemiş, bu durum onun vefatından sonra da devam etmiştir. Hülefâ-i Râşidîn dönemlerinde Ehl-i beyt’e duyulan hürmet/tazim aynen sürmüş, onlar, görüşlerine başvurulan bilgeler olarak kabul görmüştür. Dikkat çeken en önemli husus şudur: Hz. Peygamber ve ashap dönemlerinde Ehl-i beyt kavramına herhangi bir kutsiyet atfedilmemiş, onların masumiyetlerinden söz edilememiştir. İslâm’da kutsal soy anlayışı veya Müslüman aristokrasisinin bulunmadığı, Allah katında üstünlüğün soya ve nesebe değil, ancak ve ancak takvaya bağlı olmaktan geçtiği (Hucurât 49/13) ilahî beyanı temel belirleyen olmuş, onların isimleri etrafında siyasî bir yapılanmaya müsaade edilmemiştir. Ancak Emevîler dönemiyle birlikte daha çok siyasi mücadelelerde kendisine müracaat edilmeye başlanan Ehl-i beyt kavramına, Muaviye b. Ebî Süfyan (ö.60/680) ve diğer Emevî yöneticileri nezdinde, iktidarlarının meşruiyetini temin amacıyla, sıklıkla müracaat edilmiştir. Bu bağlamda Muaviye b. Ebî Süfyan, Abd-i Menâf’ın soyundan geldiklerini ileri sürerek Ehl-i beyt ortak paydasına kendilerini de dahil etmiş, bu sayede toplumda kendilerine dönük kimi tepkilerin önüne geçmeyi hedeflemiştir. Abbasîler ise Hz. Peygamber’in amcası Abbas’ı da içine alacak şekilde Ehl-i beyt’in kapsamını genişletmişler, Abbas’ın Hz. Peygamber’in amcası olmasından hareketle kendilerini de Ehl-i Beyt içinde değerlendirmişlerdir.
Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesiyle Ehl-i beyt kavramı ve temsil ettiği bütünlük, siyasetin aracı haline gelmiş, Ehl-i beyt düşüncesine yönelik telakkiler de hicri I. asırdan itibaren değişmiştir. Bunun en somut örneği, Haşimî Ehl-i beyt’inden on iki imam Ehl-i beyt’ine doğru bir anlam kaymasının yaşanmış olmasıdır. Ehl-i beyt kavramı Şiî düşüncenin merkez kavramı haline geldikten sonra bütünleştirici özelliğini kaybetmiş, Ehl-i beyt’e yönelik telakkilerin farklılaşması da Müslümanların birbirlerini ötekileştirmelerine neden olmuştur. Daha ileri bir aşamaya taşınarak Ehl-i beyt’in intikamının dillendirildiği; Ehl-i beyt mensuplarının ölmediği, geri dönecekleri gibi aşırı bazı fikirlerin onların isimleri etrafında oluşmaya başladığı yeni bir sürece evrilmiştir. Burada dikkatleri çeken önemli bir husus, bu olaydan sonra Ehl-i Beyt kavramının Hz. Ali ve evlâdı etrafında anlamlandırılmaya başladığıdır. Diğer bir anlatımla Ehl-i beyt kavramının tanımlanmasında belirleyici figür artık Hz. Ali ve onun Hz. Fatıma’dan olan evladı olmuştur.
İlerleyen süreçlerde düşünce ekolleri içerisinde siyasal iktidarı ele geçirmek veya iktidarlarını meşrulaştırmak, insanlar arasında ayrıcalıklı bir statü elde etmek için Ehl-i beyt’i kullanan pek çok şahıs, mezhep ve tarikat ortaya çıkmıştır. Sünnî bazı tarikatlar da tarikat silsilelerini Ehl-i beyt’e dayandırarak saygınlık kazanma çabası içerisinde olmuşlardır. Sünnîler arasında kendilerini seyyid veya şerif olarak tanıtan ve insanların peygamber soyuna olan saygısını istismar eden kimseler her dönemde ve her İslam toplumunda görülmüştür. Sünnî tarikat şeyhlerinin bir kısmı da temsilcisi bulunduğu tarikatını veya şahsi saygınlığını artırmak için kendi soy şeceresini Ehl-i beyt’e dayandırma gayreti içinde olmuşlardır. Bu yaklaşımlar, Ehl-i beyt’e yakınlık kurma, kendilerini onlara yakın gösterme düşüncesinin ürünüdür ve temelde Hz. Peygamber’e yönelik karizmadan faydalanmayı amaçlamaktadır. Birçok Alevî topluluk arasında etnik olarak Türk asıllı olan bazı Alevî dedeleri de seyyid olduklarını ve soylarının Ehl-i Beyt’e dayandırdığını ifade etmekte, bu karizmanın devam etmesi için de dedelik kurumunun babadan oğula geçmesi gerektiğine inanmaktadırlar. Bir kısım Aleviler ise Ehl-i Beyt kapsamına ehl-i kisâ, oniki imam ve soyunu dâhil etmişler, ancak Hz. Hasan’ın soyunu Ehl-i Beyt olarak kabul etmemişlerdir.
Ehl-i Beyt kavramı tarihte ve günümüzde Müslümanların önemli ortak paydalarından biridir. Hz. Peygamber’in (s.a.v) hatırasına saygının bir gereği olarak, Ehl-i Beyt mensuplarının haklarını ve saygınlıklarını korumada tüm Müslümanlar azami hassasiyet göstermişlerdir. Bireysel anlamda gösterilen sevgi-saygı dışında kurumsal düzeyde Ehl-i Beyt’e değer vermenin göstergeleri olarak çeşitli kurumlar ihdas edilmiştir. Nakîbü’l-Eşraflık Kurumu, Evlad-ı Rasul’ün hizmetlerini deruhte eden en önemli kurumlardandır. İlhamını ayetlerden (Şûra 23, Ahzab 33. Saffat 130) ve hadislerden (Müslim, Feżâilü’ṣ-ṣaḥâbe, 4, “Tevbe”, 10; Tirmizî, Menâkıb, 31) alan Nakîbü’l-Eşraflık, aynı zamanda Ehl-i beyt mensuplarının siyasetle ilişkilerini de düzenlemiştir. Anadolu topraklarında Ehl-i beyt mensupları her daim baş tacı edilmiştir. Tüm Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlı Devletinde de Ehl-i beyt mensuplarının tamamına, Seyyid-Şerif ayrımı yapılmadan, hizmet götürmek, onların şan ve şereflerini korumak temel gaye olarak belirlenmiş; hizmetler Ehl-i beyt mensupları kutsal kabul edildiği için değil, Hz. Peygamber’in emanetlerine sahip çıkma güdüsüyle yapılmıştır. Tarihin belli dönemlerinde Ehl-i beyt mensuplarının dinî ve sosyal bağlamda sahip oldukları statüleri istismar edilerek Müslümanların ayrıştırılmasına gerekçe olarak kullanılmıştır. Artık Ehl-i beyt’in Müslümanları bölen değil, birleştiren bir ortak payda olarak görülmesi; Ehl-i beyt kavramına dini veya mezhebi aidiyetlerimize destek olmak amacıyla da olsa, olduğundan farklı anlamlar yükleyerek yeni fırkalaşmalara/bölünmelere zemin hazırlanılmaması tüm Müslümanların hedefi olmalıdır. Unutmayalım ki Osmanlı kadıları, cezayı hak eden seyyidlere uygulanacak ceza da bile: “acaba bu ceza ile Hz. Peygamber’i incitir miyim” endişesi taşımışlardır. Bu hassasiyet ve bilinç düzeyi Ehl-i beyt mensuplarıyla ilişkilerde asal unsur olmalıdır.
Alvarlı Efe (ö.1956)’nin çağırısıyla bitirelim:
Ehl-i bey’in bastığı yerlere LUTFÎ yüz sürer
Hâlis İslâm’dır bugünde âh u efgān eyleyen