GelişimErzurumYazı

YALÇIN KOÇ’UN ANADOLU MAYASINA İLİŞKİN DÜŞÜNCELERİ

Hakkında pek çok yerde bilgi bulunabilecek bir filozofun hayatını anlatmak düşüncelerini anlamaya yardım eder mi bilinmez fakat 1950’de Tokat’da dünyaya gelen Yalçın Koç, ODTÜ Fizik Bölümü’nden mezundur. Doktorasını felsefe alanında yapan Koç, “Doğa’nın Kuvantum Mekaniksel Betimlemesi ve Ölçme Sorunu” başlıklı teziyle doktor ünvanını kazanır. “Determinizm ve Mekân” başlıklı teziyle doçent, Bell Eşitsizliklerinin Kuvantum Mekaniği’nden Çıkartılması Üzerindeki Sınırlandırmanın Önemi” başlıklı tezi ile sistematik felsefe profesörü ünvanını elde eder. Platon, Kant, Frege ve Freud uzman olduğu isimlerdir. Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanlığı yapan Koç, 1998’de henüz 48 yaşındayken emekli olur. Şimdi Antalya, Kaş’ın bir köyünde eşiyle birlikte zeytin yetiştirip sabun yapıyor. Yanlış duymadınız Türk’ün son asırda yetiştirdiği bu büyük filozof sabun yapıyor ama bir yandan kitap, makale vb. ilmî çalışmalarına devam ediyor.

“Anadolu Mayası”, “Diyalektik ve Nazariyat”, “Determinizm ve Mekân”, “Theologia’nın Esasları”, “Harf ve Nazariyat”, “Tarih ve Nazariyat”, “Nazari Musikinin Esasları” eserlerinden bazılarıdır. Burada “Anadolu Mayası” hakkında düşüncelerimizi siz değerli okurlarla paylaşmaya çalışacağız.
Sadık Yalsızuçanlar dostumuz, “Anadolu Mayası” kisve-i tab’a bürünmeden bir dergide tefrika edildiğinde şöyle yazmıştı: “Prof. Dr. Yalçın Koç'un Türkiye Günlüğü dergisinin 2006/ Bahar, Yaz, Güz ve Kış sayılarında son derece değerli dört makalesi yayımlandı. Ehlince ilgi ile okunan bu yazılar, okuryazarların zihinlerindeki karışıklığı gidermek bakımından son derece işlevseldi. Oldukça sarih, temellendirici, ufuk açıcı ve kışkırtıcı yazıların ana başlığı: Anadolu Mayası... Yalçın Koç ilk yazısında şöyle diyordu: "Anadolu coğrafyasındaki varlığımızın dayanağı, 'Anadolu Mayası'dır. İçine düşürüldüğümüz yok edilme tehlikesinden kurtulmanın yolu, bu mayayı bilmekten, bu mayaya tutunmaktan geçmektedir. Anadolu mayasının esası, 'cümle varlığın birliği ve kardeşliği'dir. Ancak bu mayanın iki can düşmanı vardır. Bunlar, Anadolu'da sürmekte olan 'Vahhabi damar' ile, 'Greko-Latin-Kilise diyarı'dır.”

Anadolu Mayası’nın kavramlaştırdığı üç kavram Türkistan Diyarı, Grek-Latin Kilise diyarı ve Vahhabi damarı temsil eden Arap-Fars diyarı’dır. Öncelikle “maya” üzerinde duralım. Koç’a göre “Maya, dilimize Farsçadan geçmiş bir sözcüktür. Esas, asıl, öz anlamına gelir. Mesela, süte çalınan ve bu sütü uygun koşullarda yoğurda dönüştüren maya, bu yoğurdun aslıdır, esasıdır, özüdür. Maya, mayalanma neticesinde oluşan şeye 'birlik' kazandırır. 'Birlik' kazanan şey, birliğinin esası itibariyle tek bir şey'dir. Maya, mayalayarak 'kendine' dönüştürdüğü şeyin, mesela yoğurdun 'birliği'dir; mayaladığını, 'tek bir şey' olarak bir arada tutan 'esas'tır. Kültür sürecinde ortaya çıkan ürünün 'kimliği', bu sürecin 'dışsal esaslı bir düzen'e tabi olan 'bütünlüğü'ne dayanır, bu itibarla 'kültürel kimlik', asli değildir ve 'öz'e ait değildir. Mayalanma sonucu ortaya çıkan şeyin 'kimliği', mayanın verdiği 'asli birlik'e dayanır, bu YALÇIN KOÇ’UN ANADOLU MAYASINA İLİŞKİN DÜŞÜNCELERİ Prof.Dr. Lokman TURAN 18 GELİŞİM ERZURUM itibarla 'asli'dir ve 'öz'e aittir. Anadolu, Türkler tarafından mayalanmış bir coğrafyadır. Bu itibarla, ıspanak ekilmiş bir tarlaya benzemez, maya çalınarak yoğurda dönüşmüş süte benzer. Anadolu, bu mayalanma sonucunda 'asli birlik'e dayalı yeni bir kimlik kazanmıştır. Bu maya içerisinde artık ne Grek'in, ne Bizans'ın ve ne de Kilise'nin bir damarı, bir hükmü bulunmaz. Türklerin mayası, Anadolu'yu 'esas'ı 'öz'ü itibariyle 'dönüştürmüş', Anadolu'ya asli bir kimlik vermiştir. Anadolu'nun bu asli kimlik'i, bir kültür'ün veya kültürler mozaiğinin değil, Türklerin gerçekleştirdiği bir 'mayalanma'nın sonucunda ortaya çıkmıştır. Anadolu mayası'nın ne olduğunu, bu mayayı çalanlar bilir. Anadolu mayası ile mayalananlar, bu mayanın birliği'ne tabidir, ilkelerini bu mayanın birliği'nden alırlar. Bu mayanın eserleri, Anadolu coğrafyasının her yerinde, her şeyinde ortaya çıkar." Yalsızuçanlar bu mayanın ne olduğunu güzel açıklamıştır: “Anadolu'ya öz'ün mayasını çalanların kimler olduğunu ise, 'Horasan erenleri' olarak isimlendiriyor ki, bunun adresi, iki nehrin arası, ardı ve havzasıdır, yani Maveraünnehir'dir.” Peki Maveraünnehir, neresidir? Bunu yine Yalsızuçanlar’ın dilince söyleyelim: “Maveraünnehir, kâmil insanın kalbi, kâmil insan Maveraünnehr'in Hira'sıdır. İslam irfanının inzivadan çıkışı, Anadolu'ya oradan Balkanlar'a ve Doğu'nun en Batısı, Batı'nın en Doğusu olan İstanbul'a; Bursa, Konya, Erzurum ve Sivas'a ulaşması, Anadolu erenlerinin hareketlenmesiyle gerçekleşmiştir. Cafer-i Sadık'ın kutlu neslinin ve izinin büyük bilgesi Harakani hazretlerinin ikinci kuşak öğrencisi Yusuf Hemedani, onun dervişi Yesevi, O'nun kutlu halifesi Somuncu Baba, O'nun devamı, Ankara'nın sahibi Hacı Bayram-ı Veli... Bu bilgelik ırmakları hep Uhud Dağı'ndan doğar. Taşkent, Buhara, Semerkant veya Fergana... Adı ne olursa olsun, bilgeliğin büyük damarları, arzın yüreği olan Kâbe'den kaynar. Bugün, üzerinden sosyalist bir samyeli geçmiş olmasına rağmen hâlâ irfanın çiçekleri açıyorsa Fergana'nın, bu, Peygamberimizin mübarek kademine girmiş yetkin insanlara vatan olmasındandır. Anadolu'ya bilgelik, bu ırmaklardan akmıştır.” Burada Koç’un kavramlaştırdığı hususların muayyen bir zihniyeti değil esasen katıksız vahyi, yani özü, mayayı işaret ettiğini belirtelim. Türkistan diyarı işte o mayayı/ özü temsil eder. Şimdi madde madde Anadolu Mayası hakkında aldığım notlarımı paylaşmak isterim.

1. Bu mimari eserin dili Türkçe, zemini kıyas, harcı mantık, kubbesi kelam, mihrabı gönül ve gönle bağlı akıldır. Kıyas dediğim yanlış anlaşılmamalıdır. Her zaman birbirine benzeyen şeyler kıyas edilerek farklar gösterilmez. Kur’an-ı Kerim’de Yasin Suresi “Biz Muhammed'e şi'iri öğretmedik ve şâ'irlik de ona lâyık değildir.” ayet-i kerimesi Kur’an’ı şiir ile kıyas etmez. O dönemin matlub metası şiirdir ve bu ayet esas itibarıyla Kur’an ayetlerini şiir olarak telakki edenlerin zannını butlan eder.

2. Süleymaniye Camii’nin bir taşını çıkarırsanız nasıl ki cami yıkılırsa; bu eserden bir harf, bir kelime, bir cümle çıkarıldığında metnin mefhumundan inhiraf edilmesi yüksek bir ihtimaldir. Herhangi bir kelime, cümle "göz ardı" edildiğinde de durum aynıdır. Yazarın tırnak (“ “) işaretlerini neredeyse her kelimede kullanması mantık örgüsündeki sağlamlığı ima eder. Yazarın bu tavrı her kelimenin bir diğeri kadar önemli olduğunu, her cümlenin yeni bir soru, her sorunun yeni bir cevap olarak kabul edilmesini talep eder.

3. Bu eser, Batı (Grek-Latin-Kilise Diyarı) ve Doğu (Arap-Fars diyarı) tam anlamıyla bilinmeden anlaşılamaz. Bütün bunlar bilindiğinde dahi anlaşılamaz! Zira Türkistan diyarının mana ve muhtevasının da niteliği bilinmek durumundadır. Buradaki “bilmek” idrak manasındadır. İdrak yaşayarak anlamak demektir. Bizdeki “idrak” ise gönüle hitaptır. Gönle bağlı aklın idraki...Kuru malumat ile Türkistan diyarı anlaşılamayacağına göre bu böyledir.

4. Türkistan diyarı kelam demektir. Öyleyse bir yeri değil, mahalli var. O da gönüldür. Âşık Paşa bunu şöyle izah etmiştir: OCAK 2024 19 Söz kamusı ol degül kim dildedir Ol kim aslıdur sözün gönüldedür (Garibnâme)

5. Ahmed Yesevi’nin hikmetleri, Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i, Yunus Emre İlahileri, Mevlana’nın Mesnevisi, Âşık Paşa’nın Garibnamesi Anadolu’yu mayalamışlardır. Ya da Anadolu Mayası ile mayalanmışlardır ki bu maya “kelam”- dır. Cevher olan kelamdır.

6. ”Anadolu Mayası” adlandırması “kültür” vb. unsurlarla izah edilemez. Esasen kültür, Cemil Meriç’in de ifade ettiği gibi bukalemun gibi bir kelimedir. Girdiği her kabın şeklini alan kültür kelimesi kaypaktır ve Grek-Latin Kilise diyarı’na aittir. Oysa “maya”, kutsiyetini kelamdan alır. Onun mahalli, gönüldür. Gönüle bağlı olan akıldır, rasyonel akıl değildir! Gönül, kelamın mahalli olduğuna göre bu kelam “hayy”- dır, hayattardır. Türkçenin en muhteşem kelimesi “gönül”- dür ve gönlün başka hiçbir dilde karşılığı, anlamdaşı yoktur. Gönül, Türkçedir ve Türkçe gönlün dilidir. Gönülden gönüle düşen kelimeler dirilticidir, Yûnusça da bu böyledir:
Her dem yeniden doğarız Bizden kim usanası

7. Yalçın Koç, kelam-söz ayrımından hareketle Anadolu Mayası ile Grek-Latin Kilise diyarı ve Vehhabi anlayışın damarı olan Arap-Fars diyarını tefrik eder. Bu münasebetle yazarın teşbih, benim metaforik söylem olarak değerlendirdiğim darphane/banknot misali, bundan hareketle banknotun hukuki, iktisadi değeri ve yine buna bağlı olarak tartışılan gerçek-sahte-kalp kavramlarının ayrı noktalara düşen anlamları anlaşılmadan kelam-söz ilişkisi anlaşılamaz (s.183-200). Grek-Latin-Kilise diyarının“söz”ünü Attikeli Eflatun’a, onu da Hz. Musa’nın kelamına bağlayan, fakat Eflatun’un söyleminin Hz. Musa’nın kelamından uzağa düşen “kalp söz”lerden oluştuğunu böylece Grek-Latin-Kilise diyarının “kelam”dan uzaklaştığını öğreniyoruz. Kitap, Anadolu mayası ile Grek-Latin-Kilise diyarının farklarına çok ayrıntılı yer ayırırken ArapFars diyarı ile Anadolu Mayası arasındaki farklar muğlak bırakılmıştır. Arap-Fars diyarı Vahhabilik’ten ibaret değildir, fakat Vehhabi damarı beslemiştir. Eğer Arap-Fars diyarının söylemini, Hz. Musa’nın kelamına irca ettiği Eflatun’un söyleminden hasıl olan söz’e yani Grek-Latin-Kilise diyarının sözü çerçevesinde değerlendiriyorsa ve yine konuyu bu istisnalar dışında diğer İslami müktesebattan teşekkül eden muhtevayı Anadolu Mayası çatısı altında kıymetlendiriyorsa buna ihtiyatla yaklaşıyorum. 7. Kitabı okurken yazarın kendisinden başka her şeye kör eden üslubundaki “büyü”yü fark etmemek mümkün değildir. Bunu kitabın tamamında hükümran olan şeyi kuşatıcı bakış açısında, gönülde ve “mantık”taki asalette aramak gerektiği kanaatindeyim.

8. Kitabı okurken vahiyle şereflenmiş bütün dillerin benzer reaksiyoner tutumlar sergileme haklarının bulunup bulunmayacağını düşündüm. Mesela Farsçanın. Bu bağlamda Nasrullah Pürcevadi’nin “Bûy-ı Can” kitabında benzer bir reaksiyoner tutum dikkatimi çeker. O da gerek Arap gerekse İran kökenli filozofların (Koç’un ifadesiyle) Grek-Latin-Kilise diyarının sözlerine kapılıp gittiklerini oysa kelamın/Kur’ani hikmetin ihmal edildiğini söylediği kitabının yoğun tefekkür ihtiva eden bölümü okunduğunda kelam-söz ayrımından değilse bile Farsçanın vahiyle tanışmasından sonraki kelamı merkeze aldığı görülür. Bundan Pürcevadi’nin dilinde teşekkül eden anlam dünyası ile Anadolu Mayası’nın anlam dünyası bir yerlerde buluşur kanaatindeyim.

9. Yalçın Koç’un Anadolu Mayası kitabından hareketle gönlün kelamından hasıl olan bütün metinlerin bu bakış açısıyla yeniden yorumlanması gerekir. Bilhassa Türkistan Diyarı’nın müktesebatını haiz olan edebî metinlerin yorumunu “kelam” muvacehesinden yeniden idraki şarttır. Buna bağlı olarak bu eserin hem tarih ve hem de edebiyat bölümlerinde okutulması ve mantık silsilesinden bir kelimeyi bile ihmal etmeyen bir dikkatle anlatılması, yorumlanması gerekir. Üzülerek ifade etmeliyim ki muhatap her zamanki gibi çok olmayacaktır. Türkiye’yi yönetmeye talip 50 kişi bu kitabı hakkıyla tetkik etse kanaatimce yeterlidir!

Sonuç olarak yukarıda kurduğum hükümlerde dikkatten kaçan, kavramları Koç’taki rusûhiyetle yerli yerinde kullanmadığım cümleler olabilir. Hükümlerim tashihe açıktır. Zira Koç, her cümlesi tahlil ve şerh edilmeyi, üzerinde uzun uzadıya durulmayı hak eden muazzam bir eser vücuda getirmiştir.

Prof. Dr. Lokman TURAN