GelişimErzurumYazı

OSMANLI TÜRKLER?’NDE HAT SANATI

Osmanl? Türkleri câzip ve dikkate de?er bir sanat dal?n?n be?yüz y?l? a?k?n bir zaman öncesinden ba?layarak alemdarl???n? yapm??lard?r. Asl? îtibâriyle Türk olmayan, ancak dinî bir vecd ve heyecanla benimsenip hârika örnekleri Türkler taraf?ndan vücuda getirilen bu sanat hüsn-i hatt?r.
?u da bir gerçektir ki, sanat?n e?er insan topluluklar?na hizmet ve fayda sa?layan bir cephesi de varsa, ondaki güzelli?e hayranl?kla bak???n yan? s?ra, kullan?lma ve benimsenme sahas? da geni?lemi? olur. Hat sanat? da, okuma-yazma vas?tas? olarak hükmetti?i yüzy?llar boyunca, giderek artan estetik gücüyle varl???n? ayr?ca kabul ettirmi?tir.
Türk hat sanat? denilince, Türklerin ?slâmiyeti kabul edi?lerinden sonra okuma-yazma vas?tas? olarak seçtikleri Arap as?ll? harflerle vücûda getirilen sanat yaz?lar? anla??l?r. Ancak ?unu hemen belirtelim ki, Arap harfleri ?slâmiyet’in zuhûrundan sonra yava? yava? estetik unsurlar kazanarak, bu hâl VIII. yüzy?l?n ortalar?ndan îtibâren sür’atlenmi?; Türklerin ?slâm âlemine dâhil olduklar? ça?da zâten mühim bir sanat dal? hâline gelmi?ti. Bu sebeple evvelâ Arap as?ll? harflerin bünyesi ve ?slâm’?n ilk as?rlar?nda geli?mesi hakk?nda k?sa bilgiler vermek gerekecektir.
Yaz? sanat?n?n ?slâm kaynaklar?ndaki en özlü târifi, “Hat, cismânî âletlerle meydana getirilen ruhanî bir hendesedir” cümlesiyle yap?lm??t?r ve hat sanat?, bu târife uygun bir estetik anlay?? çerçevesinde as?rlard?r süregelmi?tir. Ekseriyâ renklerin rol almad??? uçuk bir zeminde estetik kavram?n?n sadece siyah çizgiler hâlinde böylesine ifâdelendirili?i, di?er yaz? sistemlerinde pek görülmedi?i için Bat?’l? ressamlarca da tedkik ve ilhâm konusu olarak al?nm??t?r. Bu noktadan bak?ld???nda da, hatt? resim seviyesine ç?kamam?? basit ve iptidaî bir çal??man?n tezâhürü olarak de?il, resmin ötesinde ve resim kavramlar? ile anlat?lamayacak bir esteti?i ifâde eden yüksek bir sanat mahsûlü olarak görmek gerekir.
Bu yaz? sisteminde harflerin birço?u kelimenin ba??na, ortas?na ve sonuna geli?lerine göre bünye de?i?ikli?ine u?rar. Sanat hâline dönü?üyle pek k?vrak bir ?ekle bürünen harflerin, birbirleriyle biti?tiklerinde kazand?klar? görünü? zenginli?i, hele ayn? kelime veya cümlenin muhtelif terkiplerle yaz?labilme imkân?, bu yaz?lara, sanatta aran?lan sonsuzluk ve yenilik kap?s?n? aç?k tutmu?tur. Harfler teker teker birkaç türlü yaz?labildi?i gibi, daha a?a??da tan?t?lacak olan hat çe?itlerine göre ?ekil bollu?u, hayret edilecek mertebededir.
?slâm dinini kabul eden hemen hemen bütün kavimlerin -her?eyden önce- dinî gayretle benimsemi? olduklar? Arap yaz?s?, bu dinin do?u?undan birkaç as?r sonra bir milletin de?il, bütün ?slâm ümmetinin ortak mal? hâline gelmi?; asl? ve ba?lang?c? için do?ru bir tesbit olan “Arap hatt?” sözü de zamanla ?umûlünü geni?leterek, “?slâm hatt?” vasf?n? kazanm??t?r.
Asl? îtibâriyle bu sanat?n ortaya ç?k??? da dinî mâhiyettedir. Zirâ hat sanat?na müslümanlarca bu kadar k?ymet verilmesi, önce ?slâm’?n kitab? olan Kur’ân-? Kerîm’i yaz?l? (yâni: mushaf) hâline getirmekte ona yak??an bediî güzelli?i aray?p bulmak gayretinden do?mu?tur. Daha sonralar? ise, hat sanat? -yaz?lanlar dinî konuda olsun veya olmas?n- estetik gâyesinden uzakla?madan devam ettirilmi?tir. Rönesans sanatlar?n?n da bütünüyle dinî konulara tahsis edilmi? olarak do?du?u ve as?rlar boyunca öyle devam ett??i hat?rlan?rsa, bir sanat?n dinî temele oturup da sonradan dinî olmayan konulara yönelmesi ictimâî bir vâk?a olarak görülür.
?slâmiyet’ten önce, bugünkü Ürdün ve Suriye topraklar?nda ya?ayan Nabat kavmi taraf?ndan kullan?ld??? için nabatî yaz?s? denilen ve aslen Fenike yaz?s?na ba?lanan Arap harfleri, ilk hâliyle, ileride böylesine güçlü bir esteti?e sahip olabilece?ine dâir ipucu vermez; harfleri çok basit ?ekillerden ibârettir. ?slâm’?n zuhûruyla, bilhassa 622’deki Hicret’ten sonra Arap hatt? da ?eref kazanarak, bu yeni ve son semâvî dinin kitâbet vas?tas? olmu?tur.
Bilenlerin önceleri az olmas?na kar??l?k, ö?renme ve ö?retme vasat?n?n sür’atle geli?tirildi?i Arap hatt?, zaman içinde, Kur’ân’?n hatâs?z, dolay?s?yla lisân?n da kusursuz tesbitini sa?layacak ?ekilde techiz edildi. Arapça’n?n îcâb?, sessiz harflerin kendi bünyesinde verece?i k?sa sesleri belirtmek için, hareke i?aretleri ihdâs olundu. Yine ?eklen biribirine benzeyen harflerin sesini, farkl? mevkî ve say?daki noktalarla tesbit usûlü geli?tirildi. Hattâ zaman ilerledikçe kar???kl?klar? önlemek üzere, noktas?z harflerin, benzer ?ekildeki noktal?lardan ayr?labilmesi için de noktas?z harf (hurûf-? mühmele) i?âretleri kullan?lmaya ba?land?. Gerek noktalar, gerek hareke ve noktas?z harf i?âretleri, hatt?n sanat olu?unda tezyînî ?ekilleriyle büyük rol oynam??lard?r. Yine Arapça’n?n gere?i s?kça kullan?lan harf-i tarif (eliflâm) de yaz?n?n güzelli?inde muvâzene unsuru olmu?tur.
Arap hatt?, muhtelif devrelerde en fazla i?lendi?i bölgeye nisbetle, ?slâm öncesi anbarî, hîrî, mekkî ve Hicret’ten sonra da medenî isimlerini alarak geli?ti. ?slâm’?n kitap hâline getirilen ilk metni olan Kur’ân, i?te bu mekkî-medenî hatla deri üstüne siyah veya kahve renkli mürekkeple, noktas?z ve harekesiz biçimde yaz?lm??t? ki, bu ilk örneklerde, elbette sanat mülâhazas? aran?lmam??t?r. Zamanla, bu yaz? iki tarza ayr?ld?: Sert kö?eli olan? mushaflara ve kal?c? yaz??malara tahsis edilerek, en ziyâde Irak’?n Kûfe ?ehrinde i?lendi?i için kûfî ad?yla an?lmaya ba?land?. Sür’atli yaz?labilen ve sert kö?eli olmayan di?er tarz ise günlük i?lerde kullan?ld?; yuvarlak ve yumu?ak karakterinden dolay? sanat icrâs?na uygun bir hâl ald?. Emevîler devrinde (661-750) ?am’da tekâmülü ve yaz?lmas? h?zlanan bu yaz?dan, VIII. as?rda, a??zlar? muayyen enlilikte kalemler tesbit edildi ve zamanla bu kalemlere ba?l? olarak yeni hat çe?itleri do?maya ba?lad?. Bunlar aras?nda büyük boy yaz?lara mahsus olan celîl ve resmî devlet yaz?lar?nda kullan?lan standart büyük boy olan tomar (tûmar) ilk bilinenlerdir. Tomar kaleminin üçte ikisi sülüseyn ve üçte biri sülüs ismiyle ve ayr? iki kalem cinsi, dolay?s?yle yaz? cinsi olarak geli?tirildi. Ayr?ca (sonradan hepsi terk edilmi? olan) yeni hat nevîleri de (riyasî, kalemü’n-n?sf, hafîfü’n-n?sf, hafîfü’s-sülüs…) bulundu. Yeni yaz? cinslerinin bâz?lar?, nisbet ifâde eden isimlerinden de anla??laca?? gibi, tomar hatt? esas al?narak onun muayyen nisbette (yar?m, üçte bir, üçte iki) küçültülmü? kalemiyle yaz?l?yor, bu küçülmede yaz?lar yeni hususiyetler kazan?rken, yazma âletinin ad? olan kalem bu nisbete dayan?larak hat mânâs?na da kullan?l?yordu. Ancak bir kalemin nisbetli küçülmesine ba?l? olmadan, muayyen istimâl sâhalar? için ihdâs edilen k?sas, muâmerat gibi yaz?lar hakk?nda kalem yerine hat tâbiri geçerliydi.
Abbasîler devrinin (750- 1258) gittikçe geli?en ilim ve sanat hareketleri büyük merkezlerde ve bilhassa Ba?dad’da kitap merak?n? ve bunlar? yazarak ço?altan “verrak” lar? art?rm??t?. ??te bunlar?n kitap istinsâh?nda kulland?klar? yaz?ya verrâkî, muhakkak, neshî veya ?râkî deniliyordu. VIII. as?r sonlar?ndan îtibâren hat sanatkârlar?n?n güzeli arama gayreti neticesi, ölçülü olarak ?ekillenen yaz?lar aslî ve mevzûn hat ismiyle de an?lmaya ba?land?. Bu yaz?lar? ileri bir merhaleye eri?tirenler aras?nda, ayr? bir mevk?i olan ?bn Mukle (ö.940), hatt?n nizam ve âhengini kaidelere ba?lad? ve bu yaz?lara “nisbetli yaz?” manas?na mensûb hatt? denildi.
Bu geli?meler olurken, kûfî hatt? da, bilhassa mushaf yaz?lmas?nda parlak devrini sürüyordu. Yay?ld??? nisbette farkl?l?klar gösteren kûfî, ?imalî Afrika ülkelerinde daha yuvarlakla?arak, bilhassa Endülüs’de ve Ma?rip’de magr?bî ad?yla hükümranl???n? korudu. ?ran’da ve do?usunda ise me?r?k kûfîsi ad?n? ve karakterini alarak -a?a??da tan?t?lacak olan- aklâm-? sitte’nin yay?l???na kadar kullan?ld?. Daha çok âbidelerde görülen iri kûfî hatt? da, baz? bezeme unsurlar?yla birlikte, tezyînî bir mâhiyet kazand?. Mensûb hatt?n?n, yukar?da verrakî ad?yla geçen ve umumiyetle kitap istinsah?na mahsus olup bu sebeble neshî de denilen ?eklinden, XI. asr?n ba?lar?nda muhakkak, reyhanî ve nesih hatlar? do?du. Bu devrin parlak ismi olan ?bnü’l-Bevvab (ö.1022), ?bn Mukle yolunu de?i?tirdi ve XIII. as?r ortalar?na kadar bu üslûb sürdü. Ayn? yolda çal??an ?bnü’l-Hâzin (ö.1124), tevkî’ ve r?ka’ yaz?lar?na yön verdi. Nihayet, ?bnü’l-Bevvâb yolunu gel??tirerek aklâm-? sitte (alt? yaz?) denilen sülüs, nesih, muhakkak, reyhanî, tevkî’, r?ka’ hatlar?n? XIII. as?rda en mütekâmil ?ekliyle tesbit edip yazabilen Yakûtü’l-Musta’s?mî (ö.1298) ad?ndaki üstâd Ba?dad’da zuhûr etti. O zamana kadar düz kesilen kam?? kalemin a?z?n? e?ri kesmek de onun bulu?udur ve bu hâl, yaz?ya büyük letâfet kazand?rm??t?r. Aklâm-? sittenin bütün kaideleriyle hat sanat?ndaki mevk?ini al???yla, yukar?da tan?t?lanlar d???nda, bugüne sadece isimleri kalm?? bulunan birçok hat cinsi de unutulmaya terkedilm?? oldu (mesela: sicillât, dîbâc, zenbûr, mufattah, harem, lûlûî, muallâk, mürsel ve benzerleri…). Yâkût’un ölümünden sonra, onun aklâm-? sitte anlay???, yeti?tirdi?i üstâdlar eliyle Ba?dad’dan Anadolu, M?s?r, Suriye, ?ran ve Maverâünnehr’e kadar yay?ld? ve buralarda hüküm süren ?slâm devlet ve hânedanlar?n?n devrinde dâima ilgi çekici bir sanat olarak görüldü. Daha sonra buralarda yet??en yeni hattat nesilleri kabiliyet ve istidadlar? nisbetinde Yakût yolunu devam ettirmeyi gâye edindiler; lâkin zaman Yakût ça??ndan uzakla?t??? nisbette, bu yaz? üslûbu da asl?ndan uzakla?arak bozuldu. Art?k bu alt? cins yaz?n?n Osmanl? Türkleri elinde yükselme devri ba?l?yordu.
?slâm sanatlar? aras?nda ilgi çekici bir dal olarak görülen hat, Osmanl? devrinde estetik kudretiyle ve zirvede kal?? müddetiyle de en üst mertebeye eri?mi?, “Türk Hat Sanat?” ad?yla an?lacak bir kimlik kazanm??t?r. Ba?dad ?ehrinde önce Abbâsî, sonra ?lhanl? devirlerini idrak edip de o vakte kadar tedricen geli?en hat sanat?n? Araplar elinde son merhalesine eri?tiren Yâkutü’l Musta’s?mî, Osmanl? Devleti’nin kurulma safhas?nda henüz vefat etmi?ti ve onun yeti?tirdikleriyle Yâkut üslubu bütün Müslüman ülkelerine yay?lmaktayd?. Daha önceki yüzy?llarda revacta olan kûfî hatt? art?k ehemmiyetini kaybetmi?, onun yerine aklâm-? sitte hâkimiyeti ba?lam??t?. Ancak, Osmanl?lar’?n geli?ip yay?lmaya çal??t?klar? XIV. yüzy?ldan -daha sonraki yüzy?l?n ba??nda u?rad?klar? Timur karga?as? sebebiyle- âbidelerdeki baz? kitâbeler d???nda zaman?m?za hat sanat? örnekleri gelememi?tir. Çelebi Mehmed’den sonraki toparlanma devrinden kalan say?l? eserler de, Yâkut yolunun Anadolu ve Rumeli’deki Osmanl? topraklar?nda benimsendi?ini göstermektedir. Bursa ve Edirne gibi pâyitaht ?ehirlerinden ba?ka, Osmanl? medeniyetinin yay?ld??? Anadolu’daki eyalet merkezlerinde de, hat sanat?n?n tahsil ve terbiyesine riayet edildi?ine en büyük delil olarak, XV. yüzy?l?n ikinci yar?s?ndaki Amasya ?ehri gösterilebilir. ??te o s?ralarda ?stanbul’un fethedilmesiyle, bütün ?slâm âleminin k?sa zamanda kültür ve sanat merkezi haline gelecek olan bu müstesna belde, hat sanat?ndaki liderli?ini de bugünlere kadar muhafaza etmi?tir.
Osmanl?lar’?n ilk yüz elli y?l?nda tahta ç?kan hükümdarlar?n?n hat sanat?yla ilgisine dair malumat yok ise de, Fâtih’in di?er güzel sanatlar meyan?nda yazma kitaba verdi?i ehemmiyet bilinmektedir. Hattâ, o?lu ?ehzâde Bayezid’in, vali olarak bulundu?u Amasya’da -gelece?in hat dehas?- ?eyh Hamdullah (1429-1520)’a babas?n?n kütüphanesi için yazd?rd??? eserlerden baz?lar? zaman?m?za kadar gelmi?tir. Ayr?ca, ?stanbul’un fethinden sonra, bu yeni Osmanl? beldesinin müslümanla?t?r?lmas?nda yeralan âbideler üzerindeki celî sülüs kitâbelerin hattatlar?n?n da Fâtih devrinin iki büyük ismi Yahyâ (ö.1477) ve o?lu Ali Sofî (XV. as?r) oldu?u, eserlerindeki imzalar?ndan anla??lmaktad?r. Osmanl? hânedan?nda, hat sanat?yla fiilen alâkalar? bilinen ilk isimler Sultan II. Bayezid ve ?ehzâdesi Korkut’tur; her ikisi de hüsn-i hatt? ?eyh Hamdullah’dan Amasya’da ö?renmi?lerdir.
?ehzâde Bayezid’in tahta geçi?inden hemen sonra ?stanbul’a gelip yerle?en ?eyh Hamdullah, hocas? Hayreddin Mar’a?î (? – ?) yoluyla Yâkutü’l-Musta’s?mî’ye ba?lanan yaz? üslubunu en mükemmel ?ekliyle bu ?ehirde de gerçekle?tirmeye ba?lam??t?. Sultan II. Bayezid’in te?vik ve tavsiyesiyle, Yâkut’un Saray hazinesinde mevcud bulunan eserlerini bir estetik k?ymetlendirmeye tâbi tuttu ve kendi sanat zevk?ni de katarak, bunlardan yeni ve belirgin bir tarz ç?karmaya muvaffak oldu. Tahminen 1485 y?l?nda, en az dört ayl?k bir ibadet yaln?zl???na çekilerek ba?ard??? bu mühim i?, ?eyh Hamdullah’? “Türk Hat Sanat?’n?n pîri” mertebesine yüceltmi?tir. Zira o devre kadar hüküm süren aklâm-? sitte, Abbâsî devri anlay???na ba?l? idi. Bundan sonra, “?eyh tavr?”ndaki aklâm-? sitte bütün Osmanl? topraklar?na yay?ld? ve Yâkut yolunu unutturdu. ?eyh’in üslup olarak seçti?i harfler veya harf gruplar? Yâkut’un yaz?lar?nda parçalar halinde yeryer bulunup gösterilebilir. ?eyh Hamdullah’?n dehâs?, güzelli?in seçiminde ve bunun tekrarlanabilmesinde aranmal?d?r.
?eyh’den k?sa bir zaman sonra hat sanat?nda ismi duyulan Ahmed Karahisârî (1469?- 1556) ise, Yâkut tavr?ndaki yaz?n?n Osmanl? ülkesinde yeniden ihyas?na çal??arak bu yolda eserler vermi?tir. Lakin, ?eyh üslubuna kar?? bu direni? ancak bir hattat nesli devam edebilmi? ve Karahisârî yolu unutulup kapanm??t?r. ?eyh ve talebeleri elinde olgunla?an aklâm-? sitte aras?nda nesih hatt? Mushaf yaz?lmas?na tahsis edilmi?; sülüs yaln?z olarak veya nesihle birlikte sanat yaz?s? haliyle yerle?ip sürmü?, muhakkak ve reyhânî XVII. asr?n sonlar?na kadar tedricen b?rak?lm??t?r. Tevkî’nin yerini -daha sonra anlat?lacak olan- dîvânî ve celî dîvânî yaz?lar? zaten doldurdu?u için, bunun da sâhas? daralm??;r?ka’ ’ ise icâzet hatt? ad?yla hattatlar?n imza sat?rlar?nda ve hat icâzetnâme (diploma)’lerinde kullan?lm??t?r.
?eyh Hamdullah’?n açt??? ç???r, damad? ?ükrullah Halîfe (ö.1543’den sonra), o?lu Mustafa Dede (1495-1538) ve torunlar?, ayr?ca bu yolda yeti?enler eliyle yeni nesillere aktar?ld?; mühim hattatlar yeti?ti ve bu üslup ?ükrullah Halîfe o?lu, Pîr Mehmed (ö.1580) ve Hâlid Erzurûmî (ö.1631) s?ras?yla Dervi? Ali (ö.1673)’ye kadar geldi. Önce bu üstaddan derse ba?lay?p, sonra onun talebesi Suyolcuzâde Mustafa Eyyûbî (ö.1686)’den tamamlayan Hâf?z Osman (1642-1698), ?eyh üslubundaki aklâm-? sitteyi ikinci bir estetik de?erlendirmeye tâbi tuttu ve bundan bir yeni tav?r ç?kard?. Böylece, bu alt? cins yaz? -bir k?sm?n?n kullan?lmas?ndan vazgeçilmi? olmakla beraber- ikinci bir süzülüp ar?nma safhas? geçirdi ve “Hâf?z Osman üslubu”, ?eyh Hamdullah’?nkini k?sa zamanda unutturdu; yeni yeti?en hattatlar da severek bu yolu tercih ettiler. Ancak, uzaktan okunmak için yaz?lan celî sülüs hatt?, ilerlemek ?öyle dursun, XVI. yüzy?la nazaran gerilemi?ti. ??te XVIII. yüzy?l?n sonuna do?ru Hâf?z Osman sülüsünü çok iyi inceleyen Mustafa Râk?m (1758-1826) isimli dehâ mertebesindeki hat sanatkâr?, a?abeyi ?smâil Zühdi (ö.1806)’den ö?rendi?i bu sülüs anlay???n? daha da geli?tirerek celî üslubuna aktarmay? ba?ard?. Ondan yeti?en Hâ?im (ö.1845) ve Recâi (1804-1874) efendilerin ard?ndan, bilhassa Sâmi Efendi (1838-1912)’nin elinde celî sülüs hatt? -hâlâ geçilemeyen- en mükemmel ?ekline eri?ti. Çar?anbal? Ârif (ö.1892), Abdülfettah (1815?-1896), Nazif Bey (1846-1913), Tu?rake? ?smail Hakk? Altunbezer (1873-1946), Ömer Vasfi (1880-1928), Emin Yaz?c? (1883-1945), Hâmid Aytaç (1891-1982), Halim Özyaz?c? (1898-1964), Mâcid Ayral (1891-1961) hep bu üslubun temsilcisi olmay? ba?ard?lar ve celî sülüsle görülmemi? istifler tertipleyip levha ve kitâbeler yazd?lar. Mustafa Râk?m’la ayn? devirde ya?ayan Mahmud Celâleddin (ö.1829) ise, celî sülüs hatt?nda sert ve durgun görünü?lü bir üsluba sahip oldu?undan, Râk?m’?n gergin ve hareketli tavr? kar??s?nda tutunamam??t?r. Buna mukabil, sülüs-nesih yaz?lar?nda Hâf?z Osman yolunu latif bir tarzda sürdüren Mahmud Celâleddin’in, ö?rencisi ve han?m? olan Esmâ ?bret (d.1780) de kad?n hattatlar?n en ba?ar?l?s? say?l?r.
XIX. yüzy?lda Kad?asker Mustafa ?zzet Efendi (1801- 1876) ve Mehmed ?evki Efendi (1829-1887) gibi iki emsalsiz hat üstad? -yine Hâfiz Osman üslubundan ilham alarak sülüs, nesih ve r?ka’ (icâzet) yaz?lar?nda birbirinden farkl? iki “mekteb”in do?mas?na vesile oldular. Mustafa ?zzet Efendi’nin -celî sülüste de çok muvaffak olan- ?efik Bey (1819-1880)’den ba?ka, Muhsinzâde Abdullah Bey (1832- 1899), Abdullah Zühdî Efendi (ö.1879), Kay??zâde Hâf?z Osman Efendi (ö.1894) gibi talebeleriyle, ?efik Bey’in yeti?tirdi?i Hasan R?zâ (I849-1920) ve Ali (ö.1902) efendiler bu tarz?n seçkin temsilcileri say?l?rlar. ?evki Efendi’nin yeti?tirdikleri aras?nda Bakkal Ârif (1830-1909) ve Fehmi (1861- 1916) efendiler öns?ray? al?rlar. Ârif Efendi’nin talebesi Aziz Efendi (1871-1934), bu üslubu Kahire’de “Tahsînü’l-Hutût Medresesi”ndeki hocal??? esnas?nda (1923-1933) M?s?r hattatlar?na da ö?retmi?tir. Sâmi Efendi’nin talebesi olan Reisü’l-Hattâtîn Kâmil Akdik (I861-1941) de Kahire’ye gidi?lerinde yazd??? eserlerle orada çok tan?nm??t?r.


?imdi, Osmanl?lar’?n devlet yaz??malar?nda kullan?lan yaz?lar?n tan?t?m?na gelelim: Tevkî’ ve onun incesi olan r?ka’ hatt?n?n mahallî anlay??larla i?lenmesi sonunda ?ran’da ortaya ç?k???yla -as?lm?? gibi duran harflerinden dolay?- bu yaz?ya ta’lîk ad? verilmi?; bu kadîm ta’lîk hatt?, o ülkede devlet yaz??malar?n? yürüten mün?îler taraf?ndan çok kullan?l?p geli?tirilmi?tir. Kurulu?undan îtibâren, devletin resmî yaz?s? olarak tevkî’ -ve nadiren r?ka’- hatt?na yer veren Osmanl?lar, Fâtih’in Akkoyunlular’la sava?mas? (1472) sonunda, onlar?n dîvan kâtiplerinin ?stanbul’a getirili?iyle bu ta’lîk hatt?n? tan?maya ba?lad?lar. An?lan yaz?n?n k?sa zamanda büyük bir de?i?ikli?e u?ramas?yla dîvânî hatt? Osmanl? karakterini kazanm?? olarak ortaya ç?kt?; bunun harekelerle bezenmi? ve daha geli?mi? ?ekli de celî dîvânî ad?yla üst seviyedeki resmî yaz??malara XVI. as?rdan îtibâren tahsis olundu. Resmî i?ler haricinde kullan?lmas?na cevaz verilmeyen ve sadece Dîvân-? Hümâyun’da ö?retilen her iki yaz? da, bilhassa XIX. yüzy?lda en mükemmel seviyesine ula??p, bu hal XX. yüzy?lda da devam etti. Okuyup yaz?lmas? di?er yaz? nevilerine göre çetrefil olan ve sat?r sonlar? yükseltilerek bitirilen bu iki devlet yaz?s?, kolay okunman?n ve araya bir?ey yaz?l?p da tahrifata u?rat?lman?n önüne geçmek için mahsus seçilmi?, resmî yaz??malar da böylece teminat alt?na al?nm?? olsa gerektir.
Padi?ah?n bütün yaz?l? emirlerinin (ferman, berat, men?ur …) üstünde kendi ismini ta??yan tu?ra ?ekline Osmanl?lar’da ilk olarak Orhan Gâzî’de rastlanmaktad?r (1324). XV. ve hele XVI. yüzy?llarda mutena tezhipli örneklerine hâlâ hayranl?k duyulan padi?ah tu?ralar?, zaman içinde görünü?üyle bozulmu? ve XVIII. yüzy?l sonlar?nda yeni bir nisbet aray???na girilmi?tir. Nihayet, yukar?da an?lan Mustafa Râk?m, III. Selim’den itibaren tu?ra ?eklini cidden ?slah etmi? ve bu hal II. Mahmud tu?ras?nda belirgin bir görünü? kazanm??t?r. Daha sonra Sâmi Efendi’nin elinde, matematik ve estetik kavramlar?n?n i?birli?iyle tu?ra son ?eklini II. Abdülhamid zaman?nda alm??t?r.
Aklâm-? sitte d???nda Osmanl?lar’da çok be?enilen bir yaz? cinsi de ?ran’da nesta’lîk denilen ta’lîk hatt?d?r. Di?erlerinin aksine, ta’lîk -Arapça’da harflerin k?sa seslendirilmesinde kullan?lan- hareke i?aretlerine yer verilmeden, ç?plak ve sade bir görünü?le yaz?l?r ve bu sebeple Türkçe’ye de uyumlu gelir. Sanat eserleri d???nda dîvanlar?n, ?er’î ve kazâî hükümlerin kaleme al?nmas?nda geni? bir kullan?lma sahas? bulmu? olan ta’lîk?n do?u? sahas? ?ran’d?r. Yukar?da an?lan kadîm ta’lîk hatt?n?n çokça i?lenmesi sonunda geçirdi?i safhalar, onda de?i?ikli?e sebep olmu? ve bu yeni yaz? nevine -herhalde ta’lîk? ortadan kald?rd??? için- neshta’lîk ad? verilmi?tir. Zamanla nesta’lîke dönü?en bu ismi benimsemeyip ta’lîk ad?n? tercih eden Osmanl?lar’da, yaz?n?n isminde oldu?u kadar, tavr?nda da farkl?l?klar do?mu?tur.
XV. yüzy?l?n ikinci yar?s?ndan ba?layarak, bilhassa ince (hurde, hafî) ?ekliyle kitaplarda görülmeye ba?lanan ta’lîk hatt?, nesta’lîk üslubuna ba?l? kal?nmak suretiyle Osmanl? topraklar?nda da yay?lm??t?r. ?ran’?n büyük ismi Mîr ?mâdü’l-Hasenî (1554?- 1615)’nin mükemmel tavr?, onun ö?rencisi Dervi? Abdi (ö.1647) eliyle ?stanbul’a getirilmi? ve sanat çevrelerinde hemen benimsenmi?tir. Bu sebeple XVIII. yüzy?lda eser veren Durmu?zâde Ahmed (ö.1717), Kâtibzâde Mehmed Refi’ (ö.1768), ?eyhülislâm Veliyüddin (ö.1768) efendiler gibi Osmanl? ta’lîk hattatlar? hep ?mâd-? Rum (= Anadolu’nun ?mâd’?) veya ?mâd-? sâni (=?kinci ?mâd) ünvanlar?yla an?lm??lard?r. Dedezâde Mehmed Efendi (ö.1759)’nin yeti?tirdi?i ve sa? taraf? felçli oldu?undan sol eliyle yazd??? için Yesârî lakab?yla an?lan Mehmed Es’ad Efendi (ö.1798), ?mâd’?n yaz?lar?n? bir estetik k?ymetlendirmeye tâbi tutmu?; yapt??? isâbetli seçimle 1780’de ortaya ç?kan yeni tav?r, art?k Osmanl? ta’Iîk üslubu olmu?tur. Yesârîzâde Mustafa ?zzet Efendi (1770?-1849) de, babas?n?n noksanlar?n? tamamlayarak bilhassa celî ta’lîk hatt?nda emsalsiz bir yol alm?? ve çok eserler vermi?tir. Ayn? yolu daha da titizlikle sürdüren Sâmi Efendi ise, Nazif Bey, Hulûsi Yazgan (1869-1940), Ömer Vasfi ve Necmeddin Okyay (1883-1976) gibi k?ymetli ö?rencileriyle bu güzelli?i Türkiye Cumhuriyeti y?llar?na kadar aktarm??t?r.

Osmanl?lar’da be? yüzy?la yak?n bir zaman süresince millî hüviyet göstererek devam eden ve en mükemmel seviyesine XIX.-XX. yüzy?llarda eri?en hat sanat?n?n mahsulleri de -an?lan yüzy?llarda- geçmi?e göre ço?alm??t?r. Bunda her nevi hatt?n en göze çarp?c? ?ekli olan celînin de ayn? devrede tekamül edi?i kadar, buna ba?l? di?er bir sebep de, yaz?lma sahas? olarak tercih edilen levhalar?n ve hem sivil, hem de dinî mimarîde -ekseriya mermere oyulup da- d?? cephede yer alan kitâbelerin art???n?n rolü bulunmaktad?r. Eski devirlerde Mushaf, dîvan v.b. gibi yazma kitaplara; k?t’a denilen, bir veya iki nevi hatla ka??d?n sadece bir yüzüne yaz?lan ve etraf? da bezenmi? olan -yakla??k kitap ebad?ndaki- parçalara; k?t’alar?n biraraya getirilmesiyle albüm ?eklinde haz?rlanan murakka’alara daha çok rastlanmaktad?r.
Celî sülüs ve celî ta’lîk geli?tikten sonra, bunlarla yaz?lan büyük boydaki levhalar da mekânlar? süslemeye ba?lam??t?r. Hâf?z Osman’?n bulu?u olarak hat sanat?nda yer alan ve ?slâm Peygamberi’nin hâricî ve ahlakî vas?flar?n? anlatan hilye levhalar? da, XIX. as?rdan îtibâren daha çok say?da ve daha büyük ebadda yaz?lm?? örnekleriyle görülmektedir.
Hattatlar?n kulland??? edevat ve malzemenin de Osmanl? ince el sanatlar? aras?nda müstesna bir yeri vard?r. Muhtelif renklere boyand?ktan sonra âhâr denilen cilâlama usulü ile kullan?labilecek hale getirilen elyap?s? kâ??tlara yazmak için, is ve arapzamk? eriyi?inin havanda dövülmesiyle is mürekkebi, varak alt?n?n ezilmesiyle de alt?n mürekkebi elde edilir. Lâl (k?rm?z?) ve z?rn?k (sar?) mürekkepleri de çok kullan?lm??t?r. Hokka ve kam?? kalemin içinde sakland??? divit (silindir biçimindeyse: kubur), kalem açmada kullan?lan kalemtra? ve makta gibi âletler, bunlar? imal ederek geçimini sa?layan bir zanaatkâr (bâzan da: sanatkâr) zümresinin do?mas?na vesile olmu?tur ki, hat ?aheserlerinin yan?s?ra bunlar da görenlerde hayranl?k uyand?rmaktad?r.
S?k? bir disiplinle yürütülegelen usta-ç?rak ö?retimi sonunda icâzet (diploma) verilerek nesilden nesile intikal ettirilen hat sanat?, zaman içinde bünyesini yenileyebildi?i ve di?er sanatlar?n aksine Bat?’dan tesir alacak bir yan? bulunmad??? için, Osmanl?lar’da günü gününden âlâ olarak XX. yüzy?la kadar gelebilmi?tir.
Kaynaklar:
Çetin,Nihad M., “?slâm Hat Sanat?n?n Do?u?u ve Geli?mesi, (Yâkut devrinin sonuna kadar)” ?slâm Kültür Mirâs?nda Hat San’at?, ?stanbul,1992, s.14-30.
Derman,M.U?ur, “Hat San’at?nda Osmanl? Devri”,”Örnekler Katalogu”, ?slâm Kültür Miras?nda Hat San’at?,?stanbul, 1992,s.33-43;177-232.
Gelibolulu Mustafa Âlî, Menâk?b-? Hünerverân, ?stanbul, 1926.
Habib, Hat ve Hattâtân, ?stanbul, 1305.
?nal,?bnülemin Mahmud Kemâl, Son Hattatlar, ?stanbul, 1955.
Müstakîmzâde Süleyman Sâdeddin, Tuhfe-i Hattâtîn, ?stanbul, 1928.
Nefeszâde ?brahim, Gülzâr-? Savab, ?stanbul,1939. Suyolcuzâde Mehmed Necib, Devhatülküttâb, ?stanbul, 1942.

M. U?ur DERMAN