Erzurum, 18 Eylül 1048 yılında Büyük Selçuklu Devleti’nin Bizans karşısında kazandığı Pasin Zaferi ile Türk yurdu haline getirilmiş, 1071’deki Malazgirt Zaferi ile de Anadolu’nun kapıları Türklere tamamen açılmıştır. Erzurum, uzun yıllar bir Selçuklu Beyliği olan Saltuklu Beyliği yönetiminde kaldıktan sonra, Selçukluların yıllar içinde zayıflaması dolayısıyla 13. asır ortalarından itibaren İlhanlıların yönetimine geçmiştir. Roma ve Bizans yönetimleri altındayken bir ticaret şehri olan Erzurum, Türklerin yönetiminde de aynı özelliğini devam ettirmiş ve 13. asırdan itibaren Erzurum, bir Türk esnaf teşkilatı olan ahiliğin de etkili olmasıyla uzun asırlar ticari hayatın canlı bir merkezi olmaya devam etmiştir.
Erzurum’da ahilik teşkilatının 13. asrın ilk yarısında yani İlhanlıların egemen oldukları dönemde kurulduğu, şehrimizin yaklaşık 25-30 km. batısındaki Tebrizcik köyünde bulunan ahi mezarlarından anlaşılmaktadır. Bu köyde bulunan Ahi Abdurrahman oğlu Mehmet’in mezar taşındaki 1262 tarihi, ahilerin Erzurum’a erken tarihlerde geldiğini göstermektedir. Ahi Abdurrahman oğlu Mehmet, ahiliğin Erzurum’da bilinen ilk temsilcisidir, ancak hakkında, mezarından başka bir bilgi bulunmamaktadır. Ünlü gezgin İbni Batuta, 14. asırda Erzurum’a geldiğinde şehrin canlı bir ticari hayata sahip olduğundan söz ederek Ahi şeyhi olan Toman Baba’dan bahsetmektedir. Buna göre Türk milletine kapılarını açan Anadolu’nun kilidi konumundaki Erzurum, süratle iktisadî hayatını şekillendirirken, bunda en önemli rolü ahiler üstlenmişlerdir. Ahi Toman Baba ise bu teşkilatın Erzurum’daki bilinen ikinci mümessilidir ve hakkındaki yetersiz bilgi İbni Batuta Seyahatnamesi’nden öğrenilmektedir.
“Erzurum’da Ahi Duman’ın (Toman) zaviyesine inmiştik. Bu zat, ileri bir yaşta olup, yüz otuz yaşını aştığı halde, hâlâ bir değneğin yardımıyla yürüyebilmekte, hafızası bütün canlılığı ile durmakta, beş vakit namazını kılmakta idi. Ben, açlığa dayanamayarak sadece orucu yemekten başka bir kusuruna tesadüf etmedim. Verdiği yemekte bizzat bizlere hizmet eyledi ise de hamam hizmetimize oğullarını koşmak zorunda kalmıştı. Zaviyeye indiğimizin ikinci günü yola çıkmak istediğim zaman, bize gücenerek buna engel olmaya kalkıştı ve şayet böyle harekette bulunursanız, konukluk en aşağı üç gün olduğuna göre, bizim bu şehirdeki itibarımızı kırmış olursunuz, dedi. Bunun üzerine biz de orada üç gün kalmak lüzumu ile karşılaşmış olduk.”
İbni Batuta, Erzurum’daki ahilikle ilgili kısa bilgi vermesine rağmen ticaret hayatıyla ilgili fazla bir bilgi vermediği görülmektedir. Bununla birlikte şehrimizle ilgili yapılan araştırmalarda, konuyla ilgili yeterli bilgiler bulunmaktadır. Buna göre İlhanlılar döneminde Erzurum ve çevresi (Kafkaslar, İran’ın bir bölümü, Doğu ve Orta Anadolu) ciddi bir medeniyet ve ticaret merkezi olma konumundadır.2 Erzurum’un erken dönemlerde başlayan iktisadî gelişmesini devam ettirmesinin nedeni, ticaret yollarının kesişme noktasında bulunmasıdır. Bu konuya Ahmet Hamdi Tanpınar, ölümsüz eseri ‘Beş Şehir’de vurgu yaparak, babasının tayini nedeniyle Erzurum’a ilk gelişi olan 1913 yılında gördüğü Erzurum çarşıları ve esnafı hakkında şunları yazmaktadır: “O zamanın Erzurum’u, on yıl sonra 1923’te gördüğüm Erzurum’dan çok başkaydı. Her türlü kıyafette bir kalabalığın çarşı pazarını doldurduğu, saraç, kuyumcu, bakırcı, dükkânlarıyla senede o kadar malın girip çıktığı hanlarıyla, ambarlarıyla, eşraf ve ayanı, esnafı, otuz sekiz medresesi, elli dört camisiyle, İran transitinin beslediği refahlı ve mâmur Erzurum’la on yıl sonra gördüğüm harap şehir arasında kolay kolay münasebet tasavvur edilemezdi. Sonradan öğrendiğime göre, muhtelif çarşılarında on binlerce zenaatçı çalışır, saraçlarının yaptığı eyerler bütün şark vilâyetlerine hattâ Tebriz'e kadar gidermiş. Ben babamla, annemle gittiğimiz siyah kehribarcıları şimdi bir masal gibi hatırlıyorum. Küçük ve yarı aydınlık dükkânlarda ince, dikkatli, işin terbiyesini almış, âdeta iş terbiyesiyle durulmuş birtakım adamlar, oturdukları yerden konuşuyorlar, pazarlıklar ediyorlar, ellerindeki kehribar işlerini havı dökülmüş çuha şalvarlarına sürterek cilalıyorlardı. Sonra keskin bir meşin kokusu, yumuşak derinin âdeta söndürüldüğü, kıvamını bozduğu tokmak sesleri ve bir yığın uğultu...”
Tanpınar, Erzurum’a ikinci kez gelişi sırasındaki tespitlerinde şehrin çok eski bir maziye sahip olduğuna ve birçok savaştan çıkarak yorgun bir vaziyette bulunduğuna işaret ettikten sonra satırlarına şöyle devam etmektedir: “1855’te yüz binden fazla nüfuslu bir şehir olan Erzurum, bu gelişmesini bir iktisadî denklik üzerine kurmuştu. İran, ithalat ve ihracatının yarıdan fazlasını Trabzon-Tebriz kervan yoluyla yapıyordu. İşte bu kervan yolu, Erzurum’u asırlar içinde eşrafıyla, ayanıyla, ulemâsıyla, esnafıyla tam bir Ortaçağ şehri olarak kurmuştu. Bu transit yolunda her yıl otuz bin deve ve belki iki misli katır işliyordu. Bunlar Erzurum’dan geçiyor, Tebriz’den gelişinde, Trabzon’dan dönüşünde kumanyasını Erzurum’dan tedarik ediyor, hayvanını nallatıyor, at eyeri, yük semeri, nal, gem, ağızlık, hülasa her türlü eksiğini orada tamamlıyordu.”
Bu ifadelerden anlaşılıyor ki Erzurum, Ortçağ’da ticari hayatı son derece hareketli bir yapıya sahipti. Ahmet Hamdi Tanpınar, bu canlılığı anlatmaya devam ediyor: “Eski Erzurum’da bu ticaret hayatı ve kervan yolu, otuz iki san’atı beslerdi. Tabaklar, saraçlar, semerciler, dikiciler, çarıkçılar, mestçiler, kürkçüler, kevelciler, kunduracılar, kazazlar, arabacılar, keçeciler, çadırcılar, culfalar, ipçiler, demirciler, bakırcılar, kılıççılar, bıçakçılar, kuyumcular, zarcılar, sandıkçılar, kaşıkçılar, tarakçılar, marancılar, boyacılar, dülgerler, yapıcılar, sabuncular, mumcular, takımcılar.”5 Erzurum, Ortaçağ sonrası zamanlarda da ticarî önemini devam ettirmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Defterdar Mehmet Paşa ile Erzurum’a gelen ve orada gümrük kâtipliği yapan Evliya Çelebi’nin şehrin kapılarından söz ederken, yabancı tüccarların Gürcü Kapı’sında oturduklarını Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinden aktarmaktadır. “Hakîrin kâtibi bulunduğum gümrük bundadır. Dört çevresinde Arap, Acem, Hint Sint, Hıtay, Hoten bezirgânlarının haneleri de vardır. İstanbul ve İzmir gümrüğünden sonra en işlek gümrük, bu Erzurum gümrüğüdür. Zira tüccarına adalet ederler.”
Görülüyor ki Erzurum, Ortaçağ’ın kapanıp yeni bir çağa başlandığında da ticarî önemini devam ettirmekte ve Türkiye’nin İstanbul ve İzmir’den sonra üçüncü büyük gümrüğü olarak görülmektedir. Ticarî bakımdan bu derece önemli olan bir şehirde ahiler de şehrin iktisadî hayatına katkılarını devam ettirmektedirler. Erzurum, eski çağlarda olduğu gibi, gedik ve lonca döneminde ve Osmanlının son dönemlerinde de ahi geleneklerine dayalı güçlü esnaf teşkilatının devam ettirildiği bir şehir olmuştur. Bunu o dönemin Salnamelerinde görmek mümkündür. “Nefs-i Erzurum’da kılınç ve tüfenk ve çakmak ve kundakçılar ve kalemtraş ve mikrâs ve tunçtan dökme mangal ve şamdan ve temür ve bakır ve kuyumcu ve ihramcı olarak ehliyetlü ustalar bulunduğu gibi, edevât-ı büyûtiyye ve zirâiyyeye müteallik levâzımât-ı zarûriyyeyi i’mal ve tanzîme elverişli her nev’i ehl-i sınâat mevcûd ve bunların tüfenk ve tabanca ve karabina ve mikrâs ve kalemtraşlar ve bunlara mümâsil edevât ve dökme şamdan ve mangal ve sefertasları ve avâni-i sâire ile nesc olunan ihramlar oldukça metin ve şâyeste-i nazar tahsîn derecelerinde görülüp bunlardan ma’ada kürkçü esnâfı dahî dâhilen ve hâricen celb eyledikleri tilki ve varşak ve sansar ve bunlara mümâsil hayvânât derilerinden her nev’i kürkler i’mal ve terzi ve culha ve her türlü ayakkabıları ve sandalye ve kanapeci ve bunlara mümâsil sanâyi-i zarûriyyeye müteallik şeylerin ustaları dahî derece-i kifâyede mevcûddur.”
19. asırda Erzurum’a bağlı kazalarda da şal dokuyan çulha esnafı, evlerde halı, kilim ve seccade dokuyanlar, keçe, çorap, tozluk, eldiven, ehram imal edenler, demircilik, bakırcılık, nalbantlık, çilingirlik, saraçlık ve kavafçılıkla uğraşanlar bulunmaktadır.
Şehrin kültürel yapısını gözlemleyen Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Beş Şehir’ isimli kitabında Erzurum’un çok muntazam bir içtimaî yapıya sahip olduğunu, çalışmanın bulunduğu yerde içtimaî nizamın kendiliğinden doğduğunu belirtmektedir. Erzurum’un çalışkan ve üretken bir nüfus barındırdığını vurgulayan Tanpınar, şehirde üç sosyal tabakadan söz ederek, en başta toprak sahiplerinin olduğunu, arkasından ulema sınıfının, ulemadan sonra da başlarında dabaklar şeyhi bulunan ve şehrin asıl belkemiği olan esnafın geldiğini ifade etmektedir. Dabaklar şeyhinin, şehrin esnafı üzerinde çok ciddi bir nüfuzu bulunduğunu belirten Tanpınar, Osmanlı’nın son dönemlerindeki merkezci yapı bile “şehrin ruhu olan ve esasını ahilikten alan bu otoriteyi yıkamamıştı. Eski dünyamızda dabaklar şeyhi, asıl bünyesini esnafın teşkil ettiği Anadolu şehirlerinde daima bu kudreti taşırdı”9 demektedir.
Tanpınar’a göre, ahilik ruhunun bu derece kökleşmiş olması, şehirde bir denge oluşturmuş ve sosyal sınıflar arasında da herhangi bir üstünlük duygusunun ortaya çıkmasına mani olmuştur. “Bu hal, her sınıfı kendi hayatında, kendi zevkinde rahat ve müstakil bırakarak, mesut ederek, İkinci Meşrutiyet’e, hatta biraz sonrasına kadar sürer.”10 Erzurum’un 19. asrın sonlarıyla 20. asrın başlarında yaşadığı işgal ve katliamlar, şehrin bu dengesini alt üst etmiş olmasına rağmen Erzurumlu esnaf gruplarından her biri, eski ahilik geleneklerini devam ettirmeye çalışmışlardır.
Başlangıçtan son zamanlara kadar merkezi Kırşehir’de bulunan ahilik teşkilatının şeyhleri, Anadolu’daki ahi esnafını denetleyip, hem hatalı olan esnafla ilgili son kararları vermişler, hem de bilinen ahilik törenlerine iştirak etmişlerdir. Bu bakımdan Erzurum’daki ahilerle, Kırşehir ahiliği arasında sürekli bir irtibat olmuştur. Dolayısıyla Kırşehir’deki ahi teşkilatının Erzurum’daki debbağlar (dabaklar) üzerinde önemli bir etkisi vardır. Ayrıca debbağlık oldukça önemli bir meslek olup, Erzurum’daki dabaklar (debbağlar), geçmişte mesleklerini Tebrizkapı semtinde dabakhane ya da Erzurum ağzıyla dabahanalarda icra etmekteydiler. Buradaki tabakhanelerin 1950’li yıllara kadar işlevsel olduğunu ve diğer şehirlerdeki gibi debbağların şeyhinin esnaf üzerinde çok etkili olduğunu Abdurrahim Şerif Beygu’dan ve halen hayatta olan büyüklerimizden öğreniyoruz. “Erzurum’da debbağlar şeyhinin esnaf üzerinde nüfuz ve icraatı mutlak bir surette idi. Sanatında hilekârlık eden esnafın dükkânı kapattırılır, çürük ve hileli yaptığı iş, ibret olmak üzere dükkânının kapısı üstüne çivilenerek teşhir edilirdi. Bu yüzden sanatkârların iyi yetişmesi, sağlam ve dayanıklı eşyaların yapılması, bu tarikatın otoritesi sayesinde mümkün olmuştu.”11 Günümüzde bu meslek de diğerleri gibi maalesef yok olmuştur ve fakat Dabakhane çeşmesi halen aktif olarak Erzurumluların su ihtiyacına cevap vermeye devam etmektedir. Debbağlık ve tabakhanelerin ve deriye dayalı saraçlık, kevelcilik gibi zenaatların yok olmasında hiç kuşku yok ki sanayileşmenin ve makinalaşmanın etkisi oldukça fazladır. Kunduracılık bile eski ehemmiyetini kaybetmek üzeredir. Ayakkabılar çoğunlukla fabrikalarda üretilmektedir. Buna rağmen Kavaflar Çarşısı ve bazı küçük atölyelerde kavafiye üretilmeye halen devam edilmektedir. Terzilik de konfeksiyonculuğa yönelmekten dolayı giderek azalan ve kaybolmaya yüz tutan meslekler arasına girmeye başlamış durumdadır. Yaklaşık on yıl öncesine kadar kevelciler, marangozlar, marancılar, saraçlar, çulfalar, ehramcılar, yorgancılar şehrimizin muhtelif semtlerinde üretime devam ederlerdi. Ancak bu geleneksel meslekler, maalesef endüstrileşmenin öğütücü çarklarına takılmadan edemediler. Bir ya da iki saraciye işiyle uğraşan esnaf, ayakkabı tamircisi, gömlekçi, terzi gibi halen işletmeciliğe devam eden bazı zenaatkârların dışında şehrimizde, Gaziantep ve Kahramanmaraş gibi şehirlerimizdeki gibi, geleneksel yöntemlerle üretim yapan esnaf kalmadı. Umarız ki bu iki şehrimizde devam ettirildiği gibi Erzurum’da da geleneksel üretime yeniden başlanır. Bunun için de ahilik ruhunun yeniden hayata geçirilmesi gerekmektedir.