GelişimErzurumYazı

İsmail Hakkı Tonguç’un Mektupları ve Klasik Eğitime Karşı Özgürleştirici Eğitim

Sözlü kültürden yazılı kültüre oldukça geç geçmiş olan Anadolu coğrafyasında mektuplaşmanın tarihi ve sıradan insanın mektuplaşmasının tarihi araştırılması gereken bir konulardır. Bununla birlikte devleti yönetenlerin ve bürokratların da resmi olmayan mektuplarının incelenmesi de önemlidir. Ancak devletin önemli bir kurumunda yönetici olup da resmi yazışmanın dışında (aile bireyleri ve arkadaşları dışındakilere) mektup yazan bir yönetici bulmanın neredeyse imkânsız olduğu da öne sürülebilir.(2) Ancak, yaşamı boyunca imkânsızı imkân dâhiline sokmaya çalışan İsmail Hakkı Tonguç sözü edilen yönetici tiplemesinden tümüyle farklıdır. O, ülkemizin eğitim tarihini ve eğitim kültürünü çok boyutlu olarak etkilemiştir. Tonguç, Türkiye’de yaratıcı, üretici, özgürleştirici eğitimin kuramcısı ve uygulayıcısıdır. Onun, İlköğretim Genel Müdürü olduğu dönemde yüzlerce mektup yazdığı bilinmektedir. Bunlar, Köy Enstitüsü Müdürlerine, öğretmenlerine, Milli Eğitim Müdürlerine, Vali-kaymakam gibi yerel yöneticilere, Köy Enstitüsü öğrencilerine ve mezunlarına yazılmıştır. Onun eğitim felsefesi ve yönetim anlayışı açısından bu mektupları çözümlemek, çok zengin veriler içerdiği için değerlidir. Tonguç, 1930’lu yıllarda arşiv oluşturmanın önemini çok iyi bilen bir eğitimciydi. Tonguç’un mektuplarında ve pek çok başka kaynakta onun bu özelliği anlatılır.(3) Onun kitapları ve mektuplarındaki yönteme dikkatle bakıldığında bir bilim insanının titizliği ve birikimini görmek mümkündür. Tonguç’un yaşamı boyunca yazmaya, fotoğraf çekmeye ve geleceğe belge bırakmaya özen gösterdiği, Köy Enstitüsü öğrencileri ve öğretmenlerine de bu alışkanlığı aşılamak istediği görülmektedir.
Tonguç sadece mektup yazmaz, çok önemli makale ve kitaplara da imza atar. O, Eğitmen Kurslarından itibaren eğitmen adaylarını, sonraları Enstitü öğrencilerini yazmaya ve yazdıklarını yayınlamaya özendirdiği görülür. Aynı zamanda söz konusu kurumların yöneticilerinden, kurumlarının işleyişi ile ilgili resmi ve resmi olmayan düzenli raporlar ister. Bu raporların bazıları mektup biçimindedir. Bunlar da önemli belgelerdir, kurumun tarihine ve işleyişine ilişkin veriler sunar. Öte yandan Tonguç’un görsel belgeye de büyük değer verdiği bilinmektedir. Hemen hemen bütün fotoğraflarında Tonguç’un boynunda asılı bir fotoğraf makinası olduğu görülür. Ziyaret ettiği köylerde, Eğitmen Kurslarında, Köy Enstitüleri’nde sürekli fotoğraf çeker ve Enstitü öğrencilerine fotoğraf dersi verilmesini teşvik eder. Bu öğrencilerden bazıları, öğretmenlik yıllarında fotoğraf makinasını bir tutku olarak yanlarından ayırmaz.
Köy Enstitüleri’nin Eğitim İlkeleri Tonguç’un mektuplarının içeriği ile Köy Eğitmen Kursları ve Köy Enstitüleri’nin eğitim ilkeleri arasında doğrudan bir bağ bulunmaktadır.8 Her iki uygulamada görülen temel özellik, köyü canlandırmaya, bilimsel bakışı açısı ve uygulamalarla köyün içinde bulunduğu ilkel yaşam koşularını değiştirmeye odaklanmasıdır. Özellikle Köy Enstitüleri, nüfusun önemli bir kesiminin köylerde yaşadığı yıllarda fırsat ve olanak eşitliğini yaşama geçirmiştir. Buraya kabul edilen çocukların, köy çocuğu olması zorunludur. Ancak kız çocuk Firdevs GÜMÜŞOĞLU EYLÜL 2022 17 ları için bu zorunluluk esnetilmiş, kasabalardan başvuran kız çocukları geri çevrilmeyerek kızlara yönelik pozitif ayrımcılık yapılmıştır. Bu eğitim anlayışının bir başka yönü de, aşağıda ana hatlarıyla açıklayacağımız gibi hümanist nitelik taşımasıdır. Bu kurumlardaki eğitim özgündür. Bu eğitimin içeriğinde yer alan maddi ve kültürel yaşamın üretiminin, günün sosyoekonomik gerçekliğinde bir karşılığı bulunur. Günün koşullarında ülkenin ihtiyaçları saptanarak Edirne’den Kars’a, Ankara’ya, Trabzon’a, Diyarbakır’a, Antalya’ya İzmir’e dek bütün Anadolu coğrafyasında, bölgelerin gereksinimine göre eğitim verilir. Köy Enstitüleri’nin başlangıçta bir müfredatı bile yoktur. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Yücel’in ve Tonguç’un tercih ettiği bu uygulamada müfredat, yaşamın gereksinimlerinden hareketle oluşturulur. Bu yaklaşımla ilintili olarak, kültür derslerinin yanı sıra, coğrafi koşullara ve üretim biçimine uygun olarak, örneğin Kars Cılavuz’da hayvancılık, Trabzon Beşikdüzü’nde balıkçılık, Aksu Köy Enstitüsü’nde narenciye üretimi yapılır. Bu yönüyle yaşamın gereksinimleri ile uygulama arasında paralellik bulunur. Tonguç’un eğitim anlayışında kuram, uygulamadan- yaşamdan çıkar. Benimsenen “iş içinde eğitim” ilkesine uygun olarak kuram, “iş”le sınanır ve “iş”e karşılık gelir. Bazen matematik dersinde öğre - nilen geometri bilgisi binaların yapımında, fizik dersinde öğrenilen elektrik veya enerji bilgi - si elektrik santrali yapımında uygulama alanı bulur. Bazen de bir binanın çatısının yapımı esnasında Pisagor ve Öklid bağıntısı öğretilir. Her türlü bilgi, öğretmenlerin ve usta eğiticilerin öncülüğünde, öğrencilerle birlikte yaşama geçirilir. Eğitimde planlı, çok yönlü, yaratıcı, üretici ve yapıcı bir yaklaşım söz konusudur. Bu anlayışın gereği olarak, her yer dersliktir! Sadece duvarlarla çevrili mekânlarda değil; bir binanın çatısında, mutfakta, ahırda, atölyelerde, tarlada, bahçede, ören yerlerinde, kısaca yaşamın olduğu her yerde ders yapılır. Yine bu eğitim sistemi, doğa ve insan sevgisini eksenine alır, bu bakımdan da hümanisttir. Öte yandan henüz Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış, ardından II. Dünya Savaşı’nın yaşandığı bir ülkede öğrencilerin üretici olması, eğitim ekonomisi açısından da kendine yeterli bir ekonomik uygulamanın ortaya çıkmasını sağlar. Köy Eğitmen Kursları’nın ve Köy Enstitüleri’nin kurulduğu yerleşkelerde verimsiz araziler yeşertilmiş, bataklıklar kurutulmuş ve her yer ağaçlandırılmıştır. Yukarıda Köy Enstitüleri’ndeki eğitim felsefesini hümanizmle ilişkilendirmiştik. Bilindiği gibi Hümanizm, Rönesans’ın insanlığa armağanıdır. Gökberk’e göre Rönesans’la birlikte ilk kez ele alınan sorun, insan sorunudur. “İnsan’ arayan, “insanın” özü ile bu dünyadaki yerinin ne olduğunu araştıran çalışmalara Renaissance’ta ve sonraları dahumanizm adı verilir.”9 Gökberk, Rönesans’la birlikte insanın, evrensel bir organizmanın renksiz bir üyesi olmaktan kurtulduğunu, onun kişiliğini arayan, benliğinin özel renklerini bütün canlılığıyla ortaya koymak isteyen birey olarak yarattığını dile getirir. Bu yüzden de Gökberk, Rönesans’ın bir individualizm çağı, individualite’lerin doğduğu bir dönem olduğunu söyler. Bu gelişme, ulus devletin ortaya çıkışı ile örtüşür. Türkiye’de ise 18 GELİŞİM ERZURUM Hümanizm, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda önemli tartışma konuları arasındadır.10 Yücel’in kitaplarında ve klasik eserlerin çeviri çalışmalarında da hümanizm karşımıza çıkar. Bu bağlamda (Yücel’in bakanlığı döneminde) kurulan Tercüme Bürosu, ülkemizin kültürel yaşamını zenginleştiren eserlerin yayınlanmasını sağlar. Platon’dan Konfüçyüs’e, Mevlana’ya dek Doğu ve Batı klasik eserleri dilimize kazandırılır.11 Yücel şöyle der: “Garp kültür ve düşüncesinin seçkin bir uzvu olmak dileğinde ve azminde bulunan Cumhuriyetçi Türkiye, medeni dünyanın eski ve yeni fikir mahsullerini kendi diline çevirmek ve bu âlemin duyuş ve düşünüşü ile benliğini kuvvetlendirmek mecburiyetindedir.”12 Yücel, çocukları her türlü yanlış ve batıl inanışlardan, muzır telakkilerden uzak tutan, edebi zevklerini, milli ve insani duygularını yükselten, onlarda okuma zevkini kökleştiren bir edebiyatı ihtiyaç olarak belirtir. Bu ihtiyaç doğrultusunda Köy Enstitüleri’nin bütününe söz konusu yerli ve çeviri eserler gönderilir, öğrencilerin bunları okuması sağlanır. Tonguç’un da katkısıyla insan, doğa ve hayvan sevgisi bu kurumların temelindeki harç olarak kabul edilir. Sonuç olarak, Köy Enstitüleri hümanist değerlerin yeşerdiği, güçlendiği kurumlar haline dönüştü. Bu kurumlarda, Gökberk’in belirttiği “evrensel organizmanın renkli bir üyesi” olan insan yetiştirildi ve kolektif içinde birey olma kültürü yaratıldı. Köy Enstitüleri’nde uygulamaya konan hümanist anlayışın, Batı’dakinden en önemli farkı, kolektif aidiyet ile birey olmak arasındaki bağın koparılmaması, aksine güçlendirilmesidir. Bunun sonucunda da Köy Enstitüsü öğrencileri arasında dostluk, kardeşlik, doğa, hayvan ve insan sevgisi temel değerlerler arasına girerek yaygın olarak benimsendi. Sonraki yıllarda Köy Enstitüleri mezunları aracılığıyla, Türkiye’nin eğim ve kültür yaşamını etkiledi.
Bürokratik ve Tutucu Yönetime Karşı Bir Diyalog Yöntemi: Mektuplaşmak!
Yukarıda kısaca değinildiği gibi Köy Enstitüleri’ndeki eğitim ilkeleriyle, Tonguç’un yönetim anlayışı ve uygulamaları paralellik gösterir. Geleneksel yönetim anlayışında, yönetenle yönetilen arasında ast-üst ilişkisini kurmak, makamla olan mesafeyi arttırmak, derinleştirmek, aşılmaz duvarlar yaratmak yöneticinin kendini saydırması ve “yöneten” olduğunu hissetmesi-hissettirmesi açısından önemli sayılır. Bu bakımdan yöneticilik, kişinin iktidar sahibi olması, gücünü ve otoritesini sıklıkla anımsatması anlamına gelir. Tonguç’un yöneticiliğinin söz konusu anlayışla uzaktan yakından ilgisi bulunmaz. O, İlköğretim Genel Müdürlüğü makamını; yönetenle yönetilen arasındaki mesafeleri kısaltmaya, işleyişi hızlandırmaya ve eğitim alanında köklü değişimler yaratmaya yönelik bir işleve büründürmeyi amaçlar. İşte onun mektuplaşması bu amaca hizmet edecektir ve Tonguç’un tercih ettiği bir yöntemdir. Engin Tonguç’un deyişiyle; 1936-1946 yılları arasında eğitim ve köyün canlandırılması için yapılan çalışmalara karşı olan, “elverişsiz bürokratik ve tutucu yönetim içerisinde yeni bir iş yapabilme anlayışıyla mektuplaşma bir yöntem olarak seçilmiştir.”13 “İmparatorluktan kalma, tutucu bir resmi yazışma sistemi içerisinde, insanların olağanüstü çabalara yönlendirilmeleri sağlanamazdı. Bazen yumuşak, bazen sert, ama her zaman içtenlikli, insancıl bir yaklaşımla onların inançlarına, duygularına seslenmek gerekiyordu. Aralarında bu tür bir iletişim kurulmalıydı ki, ortak bir ülküye, bir ereğe doğru tüm güçleri harekete geçirebilsin.”14 “Mektuplaşma yolu açık tutulunca resmi kanalların işlememesinden kaynaklanan yetersizlik, kişilerin bürokrasiye duyduğu güvensizliği, çoğu kez haklı güvensizlik, iyice ortaya çıkmıştı. Yorucu, hatta bunaltıcı olduğu halde, mektuplaşma yolunu açık tutmakta kararlıydı.”15 Bu sözlerden de anlaşılacağı gibi Tonguç’un tercih ettiği iletişim yöntemi, eşitsiz koşullar içinde “diyalogdur”. İrfan Erdoğan’a göre iletişim; “eşitlikte diyalogdur, egemenlikte baskı ve mücadeledir, bir anlamın iletimi, bir alışveriş, bir ilişki ve ilişkideki faaliyettir.”16 Eşitliğin sağlanması için, eşitsiz koşullarda diyalog temelli bir iletişim yöntemi geliştirmek Tonguç’un eğitim anlayışıyla örtüşür. O güne dek bürokrasinin her alanında olduğu gibi, eğitim kurumlarında da diyalogdan uzak bir uygulama karşımıza çıkar. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında eğitime ilişkin bir takım reformlara rağmen eğitim; dine dayalı, ezberci, geleneksel yöntemlerle ve çağdışı uygulamalarla yapılmaktadır.17 Kız çocukların okullaşma oranı düşüktü, toplumsal cinsiyet eşitsizliği en temel sorular arasındaydı. Kız okullarında ancak yaşlı ve çirkin erkeklerin öğretmenlik yapmasına izin verildiği bilinmektedir.18 Bu anlayış, Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda eğitimcileri etkisi altına EYLÜL 2022 19 alan bir gerçekliktir.19 Bu durumu yakından bilen Tonguç, klasik eğitim anlayışının tersine, eğitimde “diyaloga” önem verir. Tonguç, öğretmenin anlattığı, öğrencinin pasif dinleyici olduğu, öğretmenin özne, öğrencinin nesne olarak görüldüğü, bilginin yaşamdan uzakta bir yerlerde durduğu, üretimden kopuk ve ezberci eğitime şiddetle karşı çıkar. Tonguç için mektuplaşma bir diyalog yönetimidir. Aynı zamanda ulaşımın ve iletişimin oldukça güç olduğu tarihsel koşullarda, mektup son derece önemli bir iletişim aracıdır da... O, eğitimin her kademesindeki kişiyle diyalog kurmaya özen gösterir. Öte yandan diyalogun, sözler, cümleler ve duygular toplamı olmamasına, toplumun ihtiyaçları yönünde dönüşüme katkıda bulunmasına önem verir. Bu bakımdan Tonguç, o güne dek ülkemizde görülmemiş bir eğitim anlayışının kuram ve uygulamada öncüsü olur. Onun düşüncelerinin evrenselliği derinlemesine incelenmeye muhtaçtır. Freire’nin dikkat çektiği gibi söz, diyaloğu mümkün kılan bir araçtan öte bir şey değildir. “Söz”de iki boyut bulunur: “Düşünme ve eylem”. “Aynı zamanda praksisi olmayan hiçbir gerçek söz yoktur. Bu yüzden, gerçek bir söz söylemek, dünyayı dönüştürmektir. Hakiki olmayan bir söz, gerçekliği dönüştürmeyen bir söz, kurucu öğelerin birbirinden koparılmasıyla ortaya çıkar. Bir söz, eylem boyutundan yoksun bırakıldığı zaman, düşünme otomatik olarak zarar görür. Sözün yerini boş lafazanlık, yabancılaşmış ve yabancılaştırıcı dırdır alır. Söz, boş laf, dünyayı açıkça itham etmeyi beceremeyen laf halini alır, çünkü dönüştürme yükümlülüğü olmayınca itham etme de imkânsızdır ve eylem olmayınca dönüşüm olmaz.”20 Freire, düşünce ve eylemin biraradalığını vurgular. Tonguç’un eserlerinde, “düşünce ve eylem” kavramlarına karşılık gelen “iş”tir. Tonguç, “iş”le insanın ve toplumun her türlü sorunun üstesinden geleceğini düşünür. Ona göre, “iş”in hem bireysel, hem de toplumsal boyutu bulunmaktadır. Tonguç için “iş”, imeceyi, yaratıcılığı ve toplumsal dayanışmayı içermelidir. Bir yandan da “iş”, bireyde sistemli düşünme yetisinin gelişmesine katkıda bulunur. Ancak Tonguç’a göre, “ruhen, kalben, fikren birbirine bağlanmayan insanlardan büyük ve devamlı, kendilerine haz verici hamleler, çok verimli, normalin üstünde işler beklenemez.”21 Onun için “iş” edimi; imeceden, sevgiden ayrılamayacağı gibi, eğlence ve coşkudan da ayrılmaz. Tonguç bu bilgiyi de Anadolu köylüsünün yaşamından çıkarmıştır. Aynı biçimde diyaloga dayalı “iş” ve yaşam anlayışı da buradan beslenir. Çünkü “Diyalog bir yaratma edimidir; bir insanın başka bir insan üzerindeki egemenliğinin kullanışlı bir aracı olarak hizmet edemez… Diyalog derin bir dünya ve insan sevgisi yoksa var olamaz… Sevgi aynı zamanda diyalogun hem temeli hem diyalogun kendisidir.”22 “Diyaloga giren özneler karşılıklı saygıyla doludur.”23 Tonguç’un mektuplarındaki hitap ve söylem Freire’in dile getirildiği gibi diyaloga katılanların, düşünce ve eylemlerinin dönüşmesine ve kendilerini insan olarak hissetmelerine katkıda bulunur. Öte yandan onun mektuplarının ana eksenini “yaratma edimi” oluşturur. Tonguç mektuplarında; yöneticileri, öğretmenleri, usta öğreticileri ve öğrencileri mevcut koşulları değiştirme potansiyeline sahip özneler olarak görür. Onları dinler, tavsiyelerini dikkate alır ve onlarla dayanışma içinde olacağının güvencesini verir. Tonguç’un mektupları; bilgi verici, yol gösterici, çözüm üretici ve aklı kullanmaya önem veren içeriktedir. Öte yandan Tonguç’un mektupları açık veya örtülü olarak sevgi dolu iletiler bulunur. Mayo’nun, anımsattığı gibi Freire’de sevgi, “diyalogun temeli”dir.24 Tonguç’un mektupları da ülke, doğa ve insan sevgisiyle dolu hümanist bir içeriğe sahiptir. Bu içerik onun mektuplarındaki söylemine de açıkça yansır: Köy Enstitüsü Müdürleri ve öğretmenlerine “Sevgili Kardeşim”, öğrencilere “Sevgili Oğlum” diye hitap eder. Tonguç, Batı’dan Doğu’ya dek bütün Köy Eğitmen Kursları ve Köy Enstitüsü Müdürlerine mektuplar yazar. Onlardan da bu kurumların işleyişine ilişkin mektuplar alır. Bunlardan Kars Cılavuz Köy Enstitüsü Müdürü Ağanoğlu’nun 5 Mart 1941’de Tonguç’a yazdığı mektup şöyledir: “Bir mektubunuzda resmi çerçeve dışında ele alınmağa değer meselelerin mektuplaşmalarla halli cihetine gidilmesi yolundaki direktifler vermiştiniz.”25 Ağanoğlu’nun mektubu gayrı resmî bir rapor niteliği taşır. Cılavuz Köy Enstitüsü’nde gerçekleştirilen ve planlanan işlere ayrıntılı olarak yer verir. Tonguç’a sadece müdürler, öğretmenler değil Köy Enstitüsü öğrencileri de yazar. Bunlar bazen kişisel, bazen de ortak imzalı mektuplardır. Tonguç, bütün öğrencilere “Sevgili Oğlum” diye seslenir!26 1940’lı yılların başında Ardahan’da bir ilkokulu bitirmiş köy çocuğu Dursun Akçam’a “Sevgili Oğlum Dursun” sözleriyle yazdığı mektupta, sıcak bir sesleniş bulunur. Çocuk Akçam, “Tutamadım kendimi, oturdum ağladım. Kimdi bu babacan adam? Bir köylü parçasının gözlerinden öperek mektup yazıyordu Ankara’dan, ‘dileğin yerine getirilecektir!” diyordu”.27 Akçam’ın yaşamını değiştiren o seslenişteki sevgi, yüreklendirme ve diyalogdur. Yine Akçam’ın sonraki yıllarda öğretmenliğinde, öğretmen örgütlenmelerindeki öncülüğünde ve yazarlığında sıra dışı İlköğretim Genel Müdürü’nün o ilk seslenişteki etkisi görülür. Çünkü Tonguç, binlerce yıl boyunca unutulan köylünün çocuklarına önce Köy Eğitmen Kursları, sonra da Köy Enstitüleri aracılığı ile başka bir dünyanın, insan olarak değer gördükleri bir dünyanın kapısını aralar. O sadece bir yönetici değildir, daha fazlasıdır: Öğretmendir, bütün Köy Enstitüsü öğrencileri için “Baba”dır.28 Köy Enstitüleri uygulamasıyla, yüzyıllar boyunca “insandışılaştırılan” ezilenlere29, Anadolu halkına, insan olmanın araçlarını vermiştir. Tonguç’a mektup yazan ve Enstitü yerleşkelerinde görüşen bütün öğrenciler, Tonguç’un kendilerini “insan” olarak hissettirdiğini belirtirler.30 Cılavuz Köy Enstitüsü öğrencilerinden Kazım Altın, öğrenciliğinden öğretmenlik yıllarına dek Tonguç’a gönderdiği mektuplarda “Sayın Babacığım”, “Sayın Büyüğüm”, “Saygıdeğer Babacığım” ve “Emektar Baba” diye hitap etmesi şaşırtıcı olmasa gerek.31 Altın’ın, Tonguç’a yazdığı bir mektup şöyledir: “2.4.1941 tarihli kıymetli mektubunuz sevinçle aldım. O an içinde kalbimde bir çarpma hadisesi uyandı…”32 Tonguç’un, Altın’ın mektuplarına uzun yıllar boyunca yanıt verdiği görülmektedir. Altın, Kars Cılavuz Köy Enstitüsü’nde öğrenciyken, II. Dünya Savaşı’nın devam ettiği koşullarda Tonguç’a yazdığı bir mektubunda “Harp denilen dehşetin uçurumunda kıvranan beşeriyetin, mes’ut bir bütünü halinde yaşıyoruz” demektedir.33 Avrupa kan denizi içindeyken, dünya daha önce görmediği türden bir vahşet yaşarken, Kuzeydoğu Anadolu’nun yoksul çocukları arasından binden fazlası bu yerleşkede, 13-14 yaşındaki bu öğrencinin duygusuyla yaşamaktadır.34 Altın 25 Haziran 1943 tarihli mektubunda ise Tonguç’a olan sevgi ve minnettarlık duygusundan söz eder: “Size bu kalbimin hislerini yazmak için kalemimde kuvvet bulamıyorum. Bana bu mesleği armağan eden siz babacığıma minnet, saygı ve sevgiyle anlatacak kelime bulamıyorum. (…) Babacığım buna emin olunuz ki kalbimde yükselme hedefi var, EYLÜL 2022 21 sayenizde gideceğim köyü değil bütün Türk köyünü Cennet gibi yapacağım. Yine kalbimi söylüyorum, benim hiçbir şeyde gözüm yok yalnız şu fikri taşıyorum, gideceğim yerden fayda bekleyiniz benim bütün gayem atılacağım fazifelerde Eser bırakmaktır.”35 Altın, mezun olduktan sonra da görev yaptığı köylerden Tonguç’a yazmayı sürdürür. Tonguç’a öğrenciler tarafından yazılan mektupların bir kısmı, eğitim yaşamlarıyla ilgili bilgi vermek ve sorunlarını dile getirmekten ibaretken, bir kısmı da şikâyet niteliği taşır. Tonguç’un kendisine gelen mektupları ve dilekçeleri mutlaka yanıtlamaya çalıştığı görülür. Mektupların çoğuna Tonguç, öğretmen, baba ve ağabey kimliğiyle sıcak bir üslupla yanıt verir. Bununla birlikte yanlış bulduğu konularda eleştirel bir üsluba sahiptir. Yanlışın düzelmesi için karşısındakine zaman tanıyan, koruyucu ve destekleyici bir üslup da söz konudur: “Dilekçenizdeki sözlerin bir kısmını sizlere hiç yakıştırmadığım için dilekçeyi işleme koymadım. Temiz, saf hayatınızın en ufak şekilde kirlenmesini uygun bulmadım. Hepinizin adlarının yazılı olduğu bu dilekçeyi hususi mektup gibi kendi evrakım arasında saklayacağım. Direktörünüze (Enstitü Müdürü. FG.) bile göstermek niyetinde değilim. Onun için size şu hususi mektubumla cevap veriyorum. Her birinizle Enstitüde veya hayatta görüşeceğim ve bu mektupla yazdıklarımın doğru olup olmadığını soracağım. Bilgi ve tecrübeleriniz çoğaldıkça benim dediklerimin doğru olup olmadıklarını soracağım.”36 Sonuç olarak, Tonguç’un İlköğretim Genel Müdürü olduğu süre içinde kanıksanmış eğitim anlayışına karşı, en önemli mücadele araçlardan biri mektuplardır. Tonguç bu süreçte iki değerli Milli Eğitim Bakanı olan, Saffet Arıkan ve Hasan Ali Yücel ile çalışır. Arıkan’la 1935’den Aralık 1938’e, Yücel’le Aralık 1938’den Ağustos 1946’ya kadar birlikte çalışır. Her iki bakanın da desteğiyle Tonguç, eğitim alanındaki düşüncelerini olgunlaştırır ve yaşama geçirme olanağı bulur. Bu tarihi fırsat yardımıyla o, diyalogcu, hümanist ve toplumu dönüştürücü bir eğitim uygulamasının mimarı olur. Mektupların Yazıldığı Yıllardaki “Atalet”! Yukarıda da dile getirildiği gibi Tonguç’u mektup yazmaya iten nedenlerden biri de ülkenin içinde bulunduğu koşullardır. Tonguç, “dağınık, perişan, bitkin köyü hareketlendirmek” amacında olduklarını belirtir.37 “İş, çok ağır bir iş! Öyle safhalar var ki, onları hallederken öyle kayalara tesadüf ediliyor ki, granitleri tuzla buz etmek lazım geliyor.”38 Tonguç’a göre ülkede derin bir atalet bulunmaktadır ve düşünülen “hamleyi besleyici hava yok”tur.39 “Askerlerden köylerde istifade meselesi anladığın tarzda okuma ve yazma için düşünülmüyor… Biz de yapmacık münevverle köye giremeyiz. Onun için köyü harekete getirebilecek, içinden eleman bulmak lazımdır. (…) Bütün bu teşebbüsün gayesi ve mesnedi köyde istihsali çoğaltmak, teknikleştirmek, olabildiği kadar rasyonelleştirmektir. Hülasa dağınık, perişan, bitkin köylüyü hareketlendirmektir.”40 Mektuplarda da görüleceği gibi, günün koşullarında Ankara’da Saffet Arıkan’ın ve Tonguç’un giriştikleri eğitim hareketinin öneminin farkında olan az sayıda kişi bulunmaktadır. Bu yüzden de Tonguç, 24 Nisan 1938’de Ankara’dan Ferit Oğuz Bayır’a yazdığı mektubunu, “Bura bildiğin gibi” diyerek, yorum yapmadan noktalar.41 Tonguç’un kamuoyuyla paylaşılan ilk mektubu 22 Şubat 1935 yılına aittir ve İzmir İl Milli Eğitim Müdürü Rauf İnan’a yazılmıştır. Mektup İzmir Kızılçullu’da açılması planlanan Eğitmen Kursu ile ilgilidir. İnan’a “Resmi haber yoldadır! Durumu inceledikten sonra resmi emrin cevabını geciktirmeden veriniz ve mufassalca yazınız. (…) Mevcut binaları kadınlara tahsis edersiniz… Vekil Beyefendi bu tecrübeye de çok ehemmiyet veriyor… Resmi ve kati şeklini almadan yaymayınız” der.42 İsmail Hakkı Tonguç mektuplarında sıklıkla yinelediği gibi, köylerde iş yapacak nitelikli insan son derece azdır. Öte yandan onun uygulamak istediği eğitim ve üretim anlayışını kavrayan, bütün varlığıyla sürece dahil olan kişi sayısı da azdır. Tonguç bu sorunu giderecek çareler arar ve eğitimde mevcut durumu analiz eden, çözümler üreten bir kitap yazar. Ferit Oğuz Bayır’a 24 Mart 1938 tarihli bir mektubunda Köyde Eğitim adlı bu kitabı yazarken yaşadığı güçlükleri ve kitabı yazma gerekçesini anlatır: “İstediğim evsafta iş arkadaşım azdır. Bunu sana itiraf edebilirim. Birçok kimseleri, yeni ve kuvvetli işler için yetiştirmeyi gaye bilerek sahneye çıkarıyorum. Fakat randıman azdır. Bu işler mutavvasıt (orta çapta anlamında) adamın sökebileceği işler değil. İşte bu sebeplerden düşündüm taşındım, hiç olmazsa kitap vasıtasıyla beş on kişi kazanırız diyerek, herkesin balolarda, gazinolarda, pastahanelerde eğlendiği saatlerde, bunlara hiç imrenmeyerek, gece yarılarına kadar oturarak bu kitabı yazdım. İstediğimde 22 GELİŞİM ERZURUM yüzde yüz muvaffak olamadım. Ama yine de orijinal bir şey meydana getirdiğimi sanıyorum.”43 Tonguç’un kitabını yazdığı günlerdeki Ankara, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara romanını çağrıştırır. Ülkede nüfusun çoğunluğunu yoksul köylüler oluşturmaktadır. Köylerde binlerce yıldır aynı üretim biçimi ve üretim ilişkileri süregelmektedir. Köylüler ağa, şeyh, aşiret reislerinin egemenliği altında patronaj ilişkileriyle iç içe yaşamaktadır.44 Diğer yandan gelişmekte olan burjuvazi ve onun özellikle Ankara’daki yaşam biçimi göze çarpar. 1930’ların sonuna doğru, devrimci atılımlar ivmesini yitirmeye başlamıştır. Buna karşın bir avuç, ancak kararlı aydın insan için köy, çözülmesi gereken “dava”dır. Tonguç, bu davanın öznelerini de yine köyden bulmaya kararlıdır. Bayır’a yazdığı yukarıdaki mektupta, “Bu memlekette iş görmek isteyenlerin çoğunun başı realist olmamalarından yenmiş. Eğitmen yetiştirme işinin azametini, ne kadar ağır bir yük olduğunu bütün ince noktalarına kadar hesaplıyorum. İcabederse bu iş için canını verecek öğretmen ve eğitmenler yetiştirmek lazım geldiğini de biliyorum.”45 “Yalnız para için işe sarılacaklar gibi görünenlerin jestlerine hiç kıymet vermiyorum. Fakat istediğimiz gibi insan toplu ve hazır şekilde mevcut değil. Olsa onları kandırmaya çalışırdık. Aradığımız adamları, hayatta, kurslarda yoğurmak suretiyle elde edebileceğiz. Henüz hamur yoğurma devrindeyiz.”46 Osmanlı’dan itibaren eğitim kurumları ülkenin “gerçek gereksinimlerine” göre örgütlenmediği bilinmektedir. Tonguç’un deyişiyle, ya statik kalınacak, ya da harekete geçilecektir. O, ikinci seçeneği yaşama geçirmeye, güvendiği kişileri işbaşına getirerek ilerlemeye çalışır. Bir mektubunda resmi çerçevede olgunlaşmayan konuları yazışma yoluyla çözmek istediğini belirtir ve mektuplaşmanın gerekçelerini dile getirir: “Bazı mes’eleler henüz resmiyet çerçevesi içine girecek şekle gelmemiş bulunmaktadır. Bunları arkadaşça konuşmak suretile istikametlendirmek, bu mümkün olmayan hallerde ve zamanlarda da yazışma yoluiyle başarmak gerektir.”47 7 Nisan 1938’de Manisa Milli Eğitim Müdürü Rauf İnan’a yazdığı mektupta “Sizin Horozköy’de açtığınız kursun, resmi tahriratlarla ifade edilemeyecek bazı safhaları var. Onları birer birer yazayım” diyerek Eğitmen Kurslarına alınacak öğrenci sayısının, resmi olarak belirlendiği gibi, yüz kişiden oluşmak zorunda olmadığını söyler. Tonguç için resmi kararlardan çok, “gerçek ihtiyaçlar” önemlidir. Mektuba göre, planda olmayan bir biçimde Manisa’dan talep gelmiştir ve bunun üzerine kurs açılmıştır. Burada Manisa’nın talebi “gerçek ihtiyaç”a karşılık gelir. Ancak yeterince bütçe yoktur ve Tonguç, Haziran’da yeni bütçe ayrılana dek İnan’ın mevcut olanaklarla idare etmesini ister. Bunu açıklarken de üslubu güven vericidir, dostluk ve dayanışmayı içerir: “Onun için Hazirana kadar himmet sizden. Ondan sonra azami gayret ve para bizden” der.48 Kısacası Tonguç’un mektup yazdığı her yaş ve statüdeki kişiye yönelik mektuplarında, içtenliğin ve dostluğun nesnel bir zemini bulunur. Tonguç ve “Köy Meselesi” Tonguç’un bütün eserlerinde köy sorunu önemli bir yer işgal eder. Çünkü o, köylerin içinde bulunduğu yoksulluk ve çaresizliğin bizzat tanığıdır. İlkokulu mezunu bir çocuk olarak tek başına önce Bulgaristan’dan İstanbul’a, sonra da İstanbul’dan Kastamonu’ya dek yolculuk yapar. “O; 1900’lerin başında Silistre’de yaşayan bir köylü ailesinin çocuğudur. Balkan Savaşı sırasında İstanbul’a okumaya, öğretmen olmaya gelmiş bir gençtir. Tonguç, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altındaki Bulgaristan köylerindeki yoksul halkın yaşamını, hem de Anadolu’yu çok iyi bilmektedir. Öte yandan Batı’daki eğitime ve toplumsal sorunlara da yabancı değildir: 1918’de iş eğitimi almak üzere Almanya’ya gönderilir. Burada Georg M. Kerschensteiner’in ve John Dewey’nin ‘bilgi okulu’na karşı, ‘iş okulu’ tartışmalarıyla tanışır. Tonguç bu düşüncenin kendisine yabancı olmadığını fark eder. Öte yandan Almanya’da bulunduğu günlerde Berlin’de ve Münih’te sol ayaklanmalar gerçekleşmiş ve Tonguç bir öğrenci olarak, bu siyasal çalkantılara tanık olmuştur. Ancak Almanya’daki eğitimi kısa bir süre sonra kesintiye uğrar. Öğrenciliğinin henüz ilk yılındayken ülkesinin işgale uğradığı haberini alır. Almanya’daki diğer öğrencilerle birlikte 19 Mayıs 1919’da İstanbul’a döner.”49 Tonguç’a göre Osmanlı İmparatorluğu’nda yöneticiler de, aydınlar da çoğunluk nüfusu oluşturan köylü ile yabancılaşmıştır. Tonguç şöyle der: “… Her şeyden evvel hakiki köyü tanıyalım. Hiç korkmadan, aldanmadan, demagogların oyunlarına kapılmadan onun bütün hususiyetlerini öğrenelim”.50 Onun eğitim anlayışında köy, her alanda çalışacak nitelikte kahramana muhtaçtır. Bu kahramanlar köyün içinden yetiştirilmek zorundadır.51 Tonguç için bir köy “meselesi” vardır. Ancak bu mesele bazılarının EYLÜL 2022 23 düşündükleri gibi mihaniki ‘köy kalkınması’ sorunu değil, anlamlı ve bilinçli bir şekilde köyün içten canlandırılmasıdır. Köyün insanı, öylesine canlandırılmalı ve bilinçlendirilmelidir ki onu, hiçbir kuvvet kendi çıkarına ve insafsızca istismar edemesin. Köyün sakinlerine köle ve uşak muamelesi yapamasın. Köylüler bedava çalışan iş hayvanı haline gelmesin. Köy meselesi, köyde eğitim problemleri de içinde olmak üzere bu demektir”52 Tonguç, 1935 yılında Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın ilköğretim alanında vazgeçilmez yardımcısıyken, bir yandan da 1938’de Köyde Eğitim ve 1939’da Canlandırılacak Köy adlı eserlerini yayınlar. Köyde Eğitim’i yazmadan önce kapsamlı bir araştırma yapar. Kitabın ikinci baskısının yapıldığı 1947’de Türkiye’nin 61 ilini, 305 ilçesini ve 9.156 köyünü incelemiştir.53 Aynı zamanda döneminin köy öğretmenlerinden ve müfettişlerinden aldığı raporlar sonucu Türkiye’nin eğitim sorununu analiz eder: “Buna göre, köyü ve köylüyü tanımak zorunludur. Köydeki sorunları anlamak için hastalığın teşhisi gereklidir. Ona göre Türkiye köylüsünün en önemli sorunu, egemen güçler tarafından yüzyıllar boyu sömürülmeleri, yoksulluk, eğitimsizlik ve Batıl inançlarla çevrelenmiş bir toplumsal yaşamdır. Bu durumdan en önemli çıkış yolu, köyün gerçek gereksinimlerine göre köylü çocuklarını yetiştirmektir. Bununun için de köylüyü iyi tanımak gerekmektedir. Tonguç, “köyde eğitimin nasıl olduğunu bilmedikçe, nasıl olacağını kestirmek mümkün değildir” der. Ona göre köy koşullarında büyüyen çocuk, bilinenden ve tercüme edilen kitaplarda yazılandan başka bir dünyadır.54
Klasik Eğitime Karşı Yaratıcı ve Özgürleştirici Eğitim
smail Hakkı Tonguç, uygulamadaki eğitim sistemini; ezberci, yaşamdan kopuk, toplumun ve insanın gereksinimlerinden uzak bulur. 3 Haziran 1937’de Sadri Ertem’e yazdığı mektupta, yeni hazırlanan testlerin içeriğini eleştirir: “Bu test değil, çocuklar için adeta bir bela! Yahu bu kadar suali sen değil ilk mektep talebesine, yaşını başını almış kelli felli okuryazar denilen adamlara sorsan onları bile sıkıntı basar ve şaşırır kalırlar. (…) Bütün bu suallerin ifade ettikleri kitabi bilgi ile insanları ölçüp de hüküm vermek, insanı işe yaramayan bir malumat hokkası olarak görmekten başka ne ifade eder?”55 Tonguç genç kuşakların yaşamdan uzak “kitabi bilgi”yle donatılmasını ve “insanın malumat hokkası” haline getirilmesini hem mektuplarında, hem de yazdığı kitaplarda eleştirir. Tonguç’un 1937’de yazdıkları, Freire’nin 1960’lı yılların sonunda formüle ettiği “Bankacı Eğitim Sistemi” kavramsallaştırmasını çağrıştırmaktadır.56 Tonguç, öğrencilerin belleklerinin, anlamını ve önemini kavramadıkları bilgilerle doldurulmasını doğru bulmaz. Ona göre söz konusu eğitim, klasik eğitimdir ve terk edilmelidir! Rauf İnan’a 7 Nisan 1938’de yazdığı mektupta Eğitmen Kursları’nda yeni bir bakış açısına ihtiyaç olduğunu belirtir. Bunun çaresinin de “Evvela mevcut bilgileri ve itiyatları terk. Yeniden yeni işe göre aklıselimle hareket… Yoktan var icat etmek… Köye ve köylüye göre hareket… Bunların niçin böyle olmaları lazım geldiğini kursa geleceklerle temasdan sonra anlamak mümkündür.”57 Burada Tonguç, eski alışkanlıkların bırakılmasını, akılcı davranılmasını ve öğretmenin köylüden öğrenmesini ister. Onun bu yaklaşımı, bilginin yaşamla bağını kurma ve köylüyü sürecin dönüştürücü aktörleri haline getirmek amacıyla açıklanabilir.58 Kurslara alınan gençlerin, kurs sonrasında eğitmen olarak gidecekleri köylerde, köyün “gerçek ihtiyacına” çözüm üretecek bir birikimle donatılmasını amaçlar. Bunun yolu köylüyü tanımaktan, köylünün ihtiyaçlarını köylüyle birlikte saptamaktan ve çözüm üretmekten geçmektedir. O halde bu eğitim müfredatının “ruhu” nasıl olmalıdır? İnan’a 7 Nisan 1938’de yazdığı mektupta şöyle der: “Tedrisata gelince: Onu resmi müfredat programı az çok göstermiş. Fakat ruhu program taslağında değil, kursu idare edecek olan arkadaşların ellerinde ve tarzı hareketlerindedir. Köyde ve köylüde mevcut kıymetleri, umumi ve mer’i (geçerli) kıymetler haline getirmek, bu kursların ve ondan sonra eğitmenlerin faaliyetlerinin neticesi olmalıdır. Sana meselenin ana hatlarını yazdım. Kursların kendi kendilerini yaratmaları en mühim noktayı teşkil eder. İşi bizim klasik işler gibi mütalaa ederek merkezden imdat beklerseniz buradan belki para, kitap alabilirsiniz. Fakat ruhu vermek merkezin işi değildir… Bu işin gerçekleşmesi için resmi emirleri veriyoruz. Bunlardan azami şekilde istifade etmek size düşer.”59 Tonguç, yeni bir iş için yola çıkarken, “iş”i öncelikle insanların zihinlerine ve kalplerine sokmak gerektiğini, sonra insanların fedakârlığa girişeceğini söyler. Ona göre bireysel akıl, ortak akıl haline gelerek köyün maddi ve manevi alanda canlanmasına katkıda bulunmalıdır. Tonguç için “iş”, bir idealin gerçekleşmesi demektir. İdeal ise, inanmayı, sevmeyi ve çalışmayı gerektirir. Ancak, daha önce de24 GELİŞİM ERZURUM ğinildiği gibi, onun ortaya koyduğu ideal için yola çıkacak nitelikli insan sayısı oldukça azdır. Buna rağmen mektuplarında hiçbir zaman umutsuzluğa yer yoktur: Mevcut öğretmenler arasında amaçlanan eğitime sempati duyacak kişilerle ve “samimi” ortamlar yaratarak işleri yapmayı amaçlar.60 Bir yandan da işleri yapan kişilerin değişmez statü içinde kalmalarını istemez. Çünkü bu durum, diğerleri üzerinde egemenlik kuran bir biçime dönüşebilir. Tonguç’un eğitim sisteminde şuna dikkat edilir: Öğretmen köyün ihtiyaçlarına göre bildiklerini eğitmene öğretecek, ancak eğitmen adayından da öğrenecektir: “Kursçulara azami şekilde yardım ediniz. Onlar sizden, siz onlardan istifade ederek orada iyi, hatta örnek bir hayat tesis ediniz.”61 Tonguç’un örnek hayat yaratma çabası, enstitü çevresini ağaçlandırmak ve çiçeklendirmeyi de62, eşyaların niteliğini ve kullanımını da öngörür: “Herşeyi temiz ve basite irca etmek, birinci şart. Kurs eşyası ve binaları böyle bir renk göstermelidir. Ot yatak, battaniye, tahta karyola, bakır sahan ve bardak, çiçekli sofralar. Bir masadan yemek, ders, konferans, atelye vs gibi birçok işler için istifade bu kursların eşya kullanmaktaki prensiplerinin birini teşkil etmelidir.”63 Kuruluşunda, Enstitülerin yerleşkelerinin bulundukları bölgelerin ihtiyaçları ve coğrafi koşulları dikkate alınır. Ancak Tonguç, bu kurumların kuruluşunda da klasik yöntemlerden uzak durur. Aksi takdirde başarısız olunacağını düşünür. Bir mektubunda, Arifiye Köy Enstitüsü’nün öğrenci alma tarzını klasik eğitimle ilişkilendirerek eleştirir. O, okulu öğrenci için hazırlamaya karşıdır. Klasik eğitimde okullar hazırlanır, öğrenci hazır okula gelir, “bilgili ve sınıfın tek egemen kişisi olan” öğretmenin öğreteceklerini beller! Tonguç bu yöntemin tersine, öğrenciyi hazırlık sürecine dahil etmeyi önerir. Enstitü Müdürü Balkır’a 24 Ağustos 1940 yılında yazdığı mektupta, Balkır’ın öğrenci karyolalarını boyatmasını ve yoğun bir hazırlık içinde olmasını eleştirir: “Görünüşe göre sen bilinen mektebi hazırlayarak, sonra faaliyete geçmek istiyorsun. Bu doğru olmaz… Yağmurlar bastırıncaya kadar behemal çocuklar eğitmen tertibi (*), dışarıda ders görecekler. Ancak bu tedbirle klasik tedrisat nizamını kırmak mümkün olur.”64 Yine klasik eğitim sistemini kırmaya yönelik bir yöntem de şudur: “Yetişkin talebesi olan Enstitüler bu çocuklardan, birçok hususlarda, hatta birinci sınıflara ders verdirmek veya müzakere yaptırmak, bisiklet, motosiklet öğretmek gibi türlü faaliyetler için istifade etme yollarını arayıp bulmalıdır.65 Tonguç, 40 bin köyün okulsuz ve öğretmensiz olduğu koşullarda, bu koşulları değiştirme bilgisi, becerisi ve isteği olan kuşaklar yetiştirmek amacındadır. Çünkü mevcut koşullara göre, okul ve öğretmen ihtiyacı öylesine yakıcı bir sorundur ki, olabilecek en kısa zamanda ve en yeni yöntemle sorunun üstesinden gelineceğini düşünür. O; eğitim, üretim, paylaşım ve birlikte eğlenme aracılığıyla güçlenen bireyler ve gençler yetiştirme hedefindedir. Mektuplarındaki klasik eğitim eleştirisinin temelini bu anlayış oluşturur. Ancak Tonguç’un bu düşüncesini bazı enstitü müdürleri ve öğretmenlerin kavramadıkları da mektuplara yansımaktadır. Tonguç, mektuplarında dile getirdiği gibi “işlerinin çokluğuna rağmen” bu kişilere yazmaya ve onları uyarmaya devam eder. Tonguç’un, yüz yüze ve güvene dayalı, eğitimin her kademesindeki bireye değer veren anlayışı, klasik eğitime bir meydan okumadır. Onun bu yaklaşımı; enstitü yerleşkelerindeki müdürden öğretmene, usta öğreticiye ve öğrenciye dek yansımasını bulur. Bu eğitim ve yaşam biçimi, Köy Enstitüsü mezunu kuşağın güçlüklerden yılmayan, yaşamları boyunca son derece üretken ve topluma katkıda bulunan bireyler haline gelmesine yol açar. Tonguç’un mektuplarındaki üslup; öğretici, eleştiri ve özeleştiriye dayalı, destekleyici, imeceyi ön planda tutan, özsaygıyı geliştiren, doğa ve insan sevgiyle doludur. Aynı zamanda alçakgönüllüdür ve bu yüzden de diyalogu içerir. Başlangıçta da belirtildiği gibi mektuplaşma, bürokratik yapının içinde işlevsel bir yöntem olarak bilinçli bir biçimde seçilmiştir. Böylelikle yöneten-yönetilen arasındaki uçurumu ortadan kaldırmak, sözü edilen kurumların gereksinimlerini ve taleplerini doğrudan Ankara’ya ulaştırmak hedeflenir. Bu yöntem, aynı zamanda inisiyatif alan, sorumluluğu ve başarıyı paylaşan yatay ilişkiler sistemini beraberinde getirmiştir. Nitekim bu uygulamanın sonunda, kolektif aidiyeti olan, düşüncelerini açıklıkla söylemeyi öğrenen, katılımcı, sorunlar karşısında çözümler üretme yetisi gelişmiş, mesleğinin yanı sıra bir zanaat kolunda uzmanlaşmış, entelektüel birikimi olan 18 bine yakın öğretmen ve sağlık elemanı yetişmiştir. Bu insanlar, Türkiye’nin eğitim, bilim, sanat, edebiyat ve siyaset emekçilerini oluşturmuştur. Tonguç’un mektupları, eğitim sisteminin içinde bulunduğu sorunları anlamak, çözümler üretmek için günümüz eğitimcilerine, bilim insanlarına ve yöneticilerine ışık tutan örneklerle doludur.

Firdevs GÜMÜŞOĞLU