GelişimErzurumYazı

KALKINMA VE GÜÇ

Strateji oyunlarını, erbâbı iyi bilir. Benim en çok beğendiklerim, Age of Empires serisi ile 0 A.D. olmakla birlikte, çok sayıda strateji oyunu vardır. İşte, bir medeniyeti seçersin, ona uygun şehirler kurarsın. Şehirlerin arasında ticâret yaparsın, ordunu güçlendirirsin. İstersen, oyundaki diğer medeniyetlerden biriyle müttefîk olursun, onunla da ticâret yapar, daha da zenginleşirsin. Bu arada ordunu kurar ve güçlendirir, diğer medeniyetlerin saldırısını engelleyip, onlara karşı üstünlük kurmaya çalışırsın. Oyunun sonunda da ya tek başına, müttefîkinle birlikte haritayı ele geçirirsin. Bu oyunlarda başarılı olmak ise ekonominin dört unsurunun yeterli olmasına bağlıdır. Yiyecek, altın, taş ve odun. Oyun boyunca, yâni mücâdele boyunca, bunların hiçbir şekilde yetersiz olmaması gerekir.
Bu yazının konusu, elbette bilgisayar oyunları falan değil. Ancak böyle bir örnekle başlamayı uygun buldum. Millî kalkınmadan, millî güçten bahsediyoruz. Herkesin bu konularda fikri olsa da, her fikir, birtakım farklılıklar içeriyor. Kimisi için sâdece ekonomik zenginlik, kimisi için askerî güç, kimisi için bilimsel ve teknolojik güçken, kimisi de hepsi... Ben ise devletlerin yürüttükleri mücâdele boyunca, gerek duydukları her şeyi karşılayabilecekleri kadar güçlü olmak olarak görüyorum. Bu güce sâhib olan ülkelerin de kalkınmış olduğunu düşünüyorum.
Yanı başımızdaki Ukrayna Savaşı ve saldırgan taraf olarak Rusya üzerinden bir fikir yürütecek olursak, eğer Rusya, savaş boyunca ihtiyaç duyduğu askerî, ekonomik, siyâsî ve teknik desteği sorun yaşamadan sağlayabilecek bir durumdaysa, güçlü bir devlettir, diyebiliriz. Dolayısıyla kalkınmış sayabiliriz. Bu gerçekten öyle midir, değil midir, elbette bu yazının konusu değil.
Atatürk, millî kalkınmayı, “muâsır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkmak” olarak yorumlamıştır. Yâni en güçlü, en ileri olmak. Yâni gerektiğinde, ipler kopup, ortalık karıştığında, varlığını sürdürebilecek, ayakta kalabilecek kadar güçlü olmak. Peki, bu nasıl olur?
Yine strateji oyunlarına dönecek olursak, görürüz ki, en önemli unsur, nüfûs ve tarımdır. Bu oyunlarda, eğer yeteri kadar insanınız ve tarlanız yoksa, aç kalır, ne asker yetiştirebilirsiniz, ne kendinizi koruyabilirsiniz. Hiçbir şey yapamazsınız. Bu oyunların temelinde tarım vardır. Yeteri kadar tarlanız olmalı, yeteri kadar hayvancılık yapmalısınız. Tarım ve hayvancılık, her türlü kalkınmanın temelidir. Çünkü devletler, insana dayanır ve insan ise özünde doğanın parçasıdır. Dolayısıyla en temel ihtiyâcımız, karnımızın doymasıdır. Karnını doyuramayan insanlardan oluşan toplumların ayakta kalması, söz konusu dahi olamaz. Karnı doyan insanlardan oluşan ve olası kötü durumlarda da yeteri kadar gıda stoğu olan ülkeler, her dâim ayakta kalırlar ve varlıklarını hedef alan tehlikelere karşı gereken mücâdeleyi yürütebilirler. Diğer bir unsur ise mâdenciliktir. Mâden çıktıkça, bu oyunlarda ekonomi gelişir. Yeterli gıdası olan ve altın rezervi yüksek medeniyetler, güçlü ordular çıkarabilir. Taş kaynakları ve odun ise özünde imâr faâliyetlerini kapsamaktadır. Bu oyunlarda diğer bir medeniyet, istilâ hareketi başlattığında ilk hedefi, askerî birimler değil, şehirler ya da ülkeler arasında ticâret yapan kervânlar ile mâdenlerde çalışan işçiler oluyor. Yâni karşı tarafın ekonomisine zarar vermeyi hedefliyor. Hemen ardından da askerî birimlere saldırı başlıyor. Eğer siz, yeterli ekonomik ve gıda hazırlığını yapmamışsanız, muhtemelen oyunu kaybedersiniz.
Dünyânın her yerinde kalkınma, bu güce sâhib olmakla birlikte yürütülür. Tarıma ve hayvancılığa önem veren, mâdenlerini çıkaran, dünyâ ticâretinde payı olan ve böylece güçlü ordular çıkarabilen ülkeler, kalkınmış ülkelerdir. Bilindiği üzere Japonya ve Almanya, 2. Dünyâ Savaşı’nın cezâlı devletleridir ve silâhlanmaları, yâni güçlü ordular kurabilmeleri, ancak ABD’nin verdiği izne tâbidir. Ancak Kuzey Kore’nin yürüttüğü nükleer çalışmalar ve bu konudaki saldırgan tavrının etkisiyle, ABD, Japonya’nın önünü açtı ve Japonya, son yılKALKINMA VE GÜÇ Kutlu Altay KOCAOVA larda askerî harcamalarını büyük bir hızla arttırdı. 2020 yılı verilerine göre1 , 49,1 milyar dolarlık askerî harcama yapmışlar. 2010 verilerinde yer alan 46,4 milyar dolarlık harcamaya göre çok ciddî bir artış olduğu söylenebilir. SIPRI (Stockholm International Peace Research Institute, [Stockholm Uluslarası Barış Araştırmaları Enstitüsü]) raporunda Almanya ile ilgili bilgilere baktığımızda da 2020 yılında 52,7 milyar dolarlık askerî harcama görünmektedir. 2010 yılında ise 41,04 milyar dolar olduğu belirtilmektedir. Yâni on yıl sürede artış, oldukça yüksektir. Tabiî, bu artışın temelinde Ukrayna ve Rusya arasında 2014 yılında başlayan savaş ortamının olma ihtimâli hiç de az değildir.
Şimdi sormamız gereken soru, şu olmalı: Peki, Almanya’nın yıllık askerî harcamalarını bu on yılda, 11,66 milyar dolar; Japonya’nın da 2,7 milyar dolar arttırabilmesinin sebebi, barış karşıtı olmaları mıdır, yoksa ekonomik güçlerini kendi güvenliklerini yansıtmak istemeleri midir? Japonya, bölgesinde Kuzey Kore ve Çin gibi iki tehlikeli düşmâna sâhib olduğu için her türlü silâha sâhib olmak istenmekte haklı görülebilir. Ama Almanya gibi Avrupa’nın ortasında yer alan ve en yakın savaş bölgesi olan Ukrayna’ya da arasında mesâfe varken, bu kadar silâhlanmakta haklı mıdır? El cevâb: Haklıdır. Çünkü güç, bütün unsurlarla birlikte ele alınacak bir kavramdır. Güç yoksa, zengin bile olsanız, kalkınmış sayılamazsınız.
Aynı rapora baktığımızda Türkiye’nin harcamaları, çok daha düşüktür. 2020 verilerine göre 17,12 milyar dolarlık askerî harcamamız olmuş. 2010 yılındaki 10,9 milyar dolara göre çok daha yüksek olsa da, yaşadığımız bölgenin tehlikelerinden ötürü, yeterli olduğunu düşünmek mümkün değildir. Hâl-i hazırda kuzeyinde Ukrayna Savaşı, güneyinde Sûriye Savaşı’nın yaşandığı bir bölgedeyiz. Irak’ın ABD işgâli, iç savaş ve IŞİD ile yürüttüğü savaş, son 19 yıla sığdı. Kafkasya’da iki Çeçen savaşı, iki Karabağ savaşı, Gürcistan savaşı, son 32 yıla sığdı. Yunanistan ile zâten her dâim sıcak çatışma riski bulunuyor. Balkanlarda ise Bosna ve Kosova savaşları, 1990’lı yılların geneline sığdı. Son yıllarda ise Bosna, yine kaynayan kazan durumunda. İsrâil-Filistin çatışmalarını, Mısır ve Libya’da yaşananları ise saymadım bile... Dolayısıyla böyle bir coğrafya yaşayan bir ülkeyiz. Dolayısıyla Türkiye, ne denli ekonomik sorunların içinde yaşarsa yaşasın, romantik barış söylemleri ile hareket edemez. Hani, bâzı kesimlerin bir sloganı vardır. “Savaşa değil, eğitime bütçe” diye... Eğer kötü niyetli değilse, sonuna kadar câhilce ve aptalca bir söylemdir. Çünkü barışı korumanın tek yolu, silâhlanmaktır. Şu ünlü Lâtince sözde belirtildiği gibi: “Si vis pacem, para bellum”. Türkçe karşılığı ise barış istiyorsan, savaşa hazır ol. Büyük Türk aydını Abdûlhak Mollâ’nın ifâdesiyle de, “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh û salâh”. Tüm dünyâda geçerli olan bu söz, Türkiye’de daha fazla önem kazanır. Çünkü Türkiye toprakları üzerinde 100 yıldır bir savaş yaşanmıyor ve bu kadar uzun süren bir barış dönemi, bu topraklarda hiç yaşanmadı.
Dolayısıyla Türkiye için kalkınma, yaklaşık 5-10 yıl boyunca sürebilecek bir savaş esnâsında ayakta kalıp, halkın ihtiyâçlarını karşılayabilecek kadar güce sâhib olmaktır. Türkiye, her şeyin en kötüsüne hazırlıklı olmalı ve her dâim gerekli önlemleri almalıdır. Bunun yolunu da yazının başında belirttim. Güçlü tarım, gereken durumlar için tarım stoğu, güçlü ekonomi ve mâdencilik... Ardından da bunların desteklediği silâhlanma. Türkiye’nin silâhlarını millî bir şekilde üretmesinin de önemi burada ortaya çıkıyor.

Kutlu Altay KOCAOVA