Türk Diline değerli hizmetlerde bulunmuş bilim adamlarımızdan biri olan Prof. Dr. Selâhattin Olcay’ın kendisinden söz eden ansiklopedilerde 1923 yılında Kars’ta doğmuş olduğu yazılıdır.
Babası Süleyman Efendi’nin görevi gereği ailece birkaç şehirde bulunmuş olmaları dolayısıyla memur çocuğu olduğunu; ilmiyye sınıfının askere alınmadığını bildiğimiz Millî Mücadele yıllarında yaşanmış olayların anlatıldığı bir hatırasında yer alan ‘… kendisine bağlı müfrezedeki er telaşlanır, esas vaziyetine geçer’ şeklindeki ifadesinden, babasının askerliği bir meslek olarak seçmiş olabileceğini düşünmekteyiz. Babasının Sarıkamışlı, annesi Fatma Hanım’ın Tortumlu olduğu; Alaattin adında da Merkez Bankası’nda çalışan bir kardeşinin bulunduğu; emekli Genelkurmay Başkanlarımızdan Necdet Öztorun Paşa ile bacanak oldukları da aile dostlarından emekli öğretim üyesi, dilbilimci Turgut Acar tarafından söylenmektedir.
Hayatı hakkında pek fazla bilgiye erişemediğimiz Selâhattin Olcay, 1963 yılında yayınlanan ‘Erzurum’ adlı dergideki ‘Kurtuluşa İki Destan’ başlıklı yazısında ailesi ve çocukluk Erzurum’u ile ilgili olarak şu bilgileri vermiştir:
“Soyca Erzurumlu’yum amma, ömrümün yalnızca birkaç günü bu şehirde geçmişti. Aşağı Mumcu Mahallesi’nin ortasından incecik bir su akan daracık bir sokağı, geçen yılın Eylül ayı sonlarına değin hayalimde yaşadı durdu. Erzurum denilince işte bu daracık sokağı, onunla birlikte sola doğru akıp giden o incecik suyu hatırlarım.”
İlkokulu Adana’da, ortaokulla liseyi Ankara’da tamamlayan Prof. Dr. Selâhattin Olcay, buranın ardından girdiği DTCF Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü 1945 yılında bitirmiş; bir süre Ekonomi Bakanlığı’nda çalışmıştır. Daha sonra 1953 yılında bitirdiği fakülteye asistan olarak girmiş, 1956 yılında doktorasını tamamlamış, 1957-58 yıllarını Almanya’da alanıyla ilgili araştırma yapmakla geçirmiş, 1961 yılında doçent olmuş, 1962 yılında da Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde göreve başlamıştır. 1967 yılında profesörlüğü hak etmesinden sonrasında ise fakültelerinin dekanlığını yapan Ziraat Fakültesi profesörlerinden Şaban Karataş’ın görevinden ayrılması üzerine Fen-Edebiyat Fakültesi’ne dekan olmuştur.
Atatürk Üniversitesi’nde görev yaptığı yıllar 1966 yılında yayınladığı ‘Erzurum Ağzı’ kitabıyla memleketine vefa borcunu bir nebze olsun ödemiş olan Prof. Dr. Selâhattin Olcay’ın bu eseri dışında Zeynep Korkmaz’la birlikte hazırladığı ‘Fuzulî’nin Dili Hakkında Notlar’ (Ankara, 1956); ‘Ebü’l-Leys Semerkandî’nin Tezkiretü’l Evliyâ Tercümesi’ (Erzurum, 1965); ‘Doğu Trakya Yerli Ağzı’ (Ankara, 1966) ile Kars Turizm ve Tanıtma Derneği Ankara Şubesi başkanı Opr. Dr. Kemal Tuğcu’nun teşvikiyle Ensar Aslan ve Ahmet Bican Ercilasun’ın ortak hazırlamış oldukları, baraj altında kalacak köylerle ilgili yaptıkları ‘Arpaçay Köylerinden Derlemeler’ adlı (Ankara, 1976) yayınlanmış çalışmaları bulunmaktadır.
Birçok hocamızın doktora ve doçentlik jürilerinde bulunduğunu da bildiğimiz Prof. Dr. Selâhattin Olcay ile ilgili olarak Prof. Dr. Saim Sakaoğlu, Yard. Doç. Dr. Turgut Acar, Prof. Dr. Efrasiyap Gemalmaz, Prof. Dr. Turgut Karabey, Prof. Dr. Yavuz Akpınar, Prof. Dr. Recep Toparlı, Prof. Dr. Ensar Aslan ve Prof. Dr. Cengiz Alyılmaz gibi kendisini yakından tanıyanların bilgilerine başvurduk. Bu akademisyenlerimizden özellikle Selâhattin Hoca’nın ailecek görüştüğünü öğrendiğimiz Saim Sakaoğlu, Turgut Acar’la öğrencisi Efrasiyap Gemalmaz’dan şu ilginç bilgilere ulaştık:
“Prof. Dr. Selâhattin Olcay’ın ev hanımı, Bilecikli ve 30 Ağustos’ta doğmuş olduğu için adının öyle konduğu söylenen Zafer Hanım’la yaptığı evliliğinden iki oğlu dünyaya gelmiş… Bunlardan büyüğünün adını Mustafa Hurşit; Erzurum’da bulunmuş olduğu yıllar dünyaya gelen küçük oğluna da Erzurum’un kurtuluş gününde doğduğu için Erzurumluluğunu ispat etmek istercesine Kutlu Dadaş adını koymuşlar.
Atatürk Üniversitesi’nin değişik fakültelerinde kimisi kadro alamayan, kimisi fakültelerindeki doluluk, kimisi de siyasî görüş nedeniyle Erzurum’dan ayrılmak zorunda kalan Harun Tolasa, Mehmet Akalın, Tevfik Tarkan gibi Tarih, Coğrafya, Edebiyat ve İngilizce bölümüne mensup ona yakın öğretim görevlisiyle birlikte hareket eden Prof. Dr. Selâhattin Olcay da İzmir Ege Üniversitesi’nde yeni açılan Sosyal Bilimler Fakültesi’ne nakletmiş, fakat İzmir’de aradığı huzuru ve rahatı bir türlü bulamamıştır.
Prof. Dr. Selâhattin Olcay, Erzurum’da bulunduğu yıllar Erzurum’un tipik Halk Partilileri gibi sosyal demokrat bir görüşe sahip olduğu için ‘Solcu / Komünist’ diye nitelendirilmiş; gittiği İzmir Ege Üniversitesi’nde de Erzurumlu, Erzurum’dan gitmiş olması, özellikle de değiştirmediği ‘25 plakalı’ aracı yüzünden ‘Pis Faşist’ damgası yemiş, derslere girdiği sınıftan başlamak kaydıyla uzun zaman baskı görmüş, sürekli ölüm tehditleri almış, geçirdiği bir kalp krizi neticesinde, ansiklopedilerde 1979 olarak belirtilmiş olsa da, doktora öğrencisi Efrasiyap Gemalmaz’ın saklamış olduğu Milliyet gazetesinde yayınlanan taziye ilanında da görüleceği göre 15 Ocak 1980 tarihinde İzmir’de vefat etmiş, Bornova Mezarlığı’na defnedilmiştir.”
Vatan Kurtulurken Ecdadımız Neler Çekmiş Biliyor musunuz?
Yakından tanıyanların sessiz, sükût bir insan ve oldukça kültürlü, âsil bir aile çocuğu olduğu her halinden belli olduğunu söyledikleri Prof. Dr. Selâhattin Olcay, 1963 yılında Ankara’da yayınlanan ‘Erzurum’ adlı dergide yer alan ‘Kurtuluşa İki Destan’ 2 başlıklı yazısında, on sekiz yaşında askere alınan babasının sık sık kendilerine anlattığı yürekleri burkan hatıralarına yer vermiştir.
Vatan kurtarılırken de, kurtulduktan sonra da bu milletin neler çektiğinin bilinmesi, unutulmaması ve Erzurumlunun bir asırdır belini niye bir türlü doğrultamadığının anlaşılması için Prof. Dr. Selâhattin Olcay’ın asker olan babasının hatıralarına yer vermemizin uygun olacağını düşündük:
“… Açlık çekmişler… Bir avuç kavurga bir erin ekmeği, yemeği, katığı, yemişi olmuş! Ebegömeci, yemlik, cırnak, gıvırcık, evelek, düvelek, gızılca3 toplamışlar tarlalardan… Çiğ yemişler, haşlamış yemişler bunları. Bu vatan parçası bugün bizlerin et ambarı! Fakat ne mümkün o günlerde tikesini bulmak etin! İşte hiç unutamadığım iki hadise… Gene babamdan dinlemiştim: Birlik, köylerden birinde kalıyormuş. Babam, akşam karanlığı henüz çöktüğü bir sırada koğuş olarak ayrılan mereğe girer, içeride koyu bir yanık kokusu var. Ayak sesini işiten bir er kapıya kapıya doğru seğirtir4 , babamı görünce telâşlı bir halde esas vaziyetine geçmeye çalışır. Babam sorar: ‘Bu koku ne oğlum?’ Er daha telâşlanır, ne diyeceğini bilemez, donakalır… Babam içeriye doğru ilerler… Köşede bir ateş yakılmış, üzerinde kara birşey, cızır cızır yanmakta… Eğilir bakar ki, el büyüklüğünde bir gön parçası! Durumu anlar ve kaçarcasına uzaklaşır…
İkinci hadise Kurtuluştan sonraya rastlar… Babam bir bahar günü, Erzurum köylülerinden soyca zengin bir arkadaşını görmeye gider… Bütün aile köyün ayakta kalabilmiş olan birkaç yapısından birinde barınmaktadır… Arkadaşı, babamı büyük bir sevinçle gözyaşları arasında karşılar, kucaklaşırlar... Babam o gün orada kalır. Akşam yemeğinde kaygana, sabah süt ikram ederler! Babam bir aralık, dışarı çıkmak ihtiyacı5 duyar… Arkadaşı, sıkılgan bir halle yıkıntılar arasında bir yer gösterirken şöyle der: ‘Kardeşim tuhafına gitmesin, şimdilik bir inek ile birkaç tavuk edinebildik! Bütün yediğimiz ot gibi şeyler… Hep yeşil çık(ar)ıyoruz!
Yalnız, açlık mı çekilmiş… Eller, ayaklar, kulaklar, gövdeler donmuş… Yollar, beller, yamaçlar, dereler- tepeler, dağlar-taşlar, köyler, kasabalar, şehirler yedisinden yetmişine değil, memedekinden yetmişine değin şehitlerle dolmuş, kurtarılmış Erzurum, kurtarılmış güneşin doğduğu yerler! …”
Behçet Mahir ve ‘Erzürüm’ün Oniki Mart Gurtuluş Desdani’
Prof. Dr. Selâhattin Olcay, yazısının bir bölümünde de son meddahlarımızdan Behçet (Mahir) Emi ile yaptığı şu ilginç konuşmaya yer vermiştir:
“… Atatürk Üniversitesi’nin ‘Canlı Folklor Arşivi’ Behçet Efendi’den kurtuluşun ilk günlerinde söylenmiş destanlardan hatırlayabildiklerini rica ettiğim zaman, ‘Beg! Biz bu desdanlari çoh sonralari söyledik, o zeman söylemedıh’ diye karşılık verdi.
Neden o zaman söylemediklerini sorduğumda da, ‘Beg,
Erzürüm gurtulduğunda çoh
sevündük, feget darlıh varıdi,
desdan söylemegi sonradan
ahıl ettik, bizden istedikleri
zeman gurtuluş günlerini düşünir, söylirıh. Eger istersen
sene de o güni, bu güni söylim.
Yalağuz bene üş beş gün möhlet ver!’ dedi. Gerçekten Behçet Efendi sözleştiğimiz gün,
tam saatinde geldi ve bir bir
söyleyerek bana bu destanları yazdırdı. Yıllar geçtikçe bu
destanlar çığ benzeri büyüyüp gelişerek yarının
büyük Erzurum
Kurtuluş Destanını kuracaklardır.” diyen Prof.
Dr. Selâhattin Olcay’ın ‘Hekâtçı Behçet Emi’den derlemiş
olduğu iki destandan
birisi olan ‘Erzürüm’ün
Oniki Mart Gurtuluş
Desdani’nda Behçet Mahir, o günlere ait duygularını şöyle ifade etmiştir:
“Esger gelir (hem) dereden, (hem) düzden,
İki yıldır ayrıldıh gelinden, gızdan,
Ayri düştüh biz de vetanımızdan,
Ağlama Erzürüm bu esaletde
Ses verdin cihana Oniki Mart’da!
Yağmur yağar ayahlarım islanır,
Sahat onikide toplar seslenir,
Birgün olur ordi gelir yaslanır,
Ağlama Erzürüm bu esaletde
Ses verdin cihana Oniki Mart’da!
Antirik Ermeni gumandar oldi,
Tahtaci Mığırdiç selama durdi,
Boyaci Agop da gapılar gırdi,
Ağlama Erzürüm bu esaletde
Ses verdin cihana Oniki Mart’da!
Seslen Erzürüm Kâzim Paşa gelir,
Halıt Paşa (gelir) hem dağlar delir,
Türk Ordusi dere dağlar bülir,
Ağlama Erzürüm bu esaletde
verdin cihana Oniki Mart’da!
Sönmüş idi senin gahven, ocağın;
Gazma, kürek gızlar daşir nacağın,
Bir gün olur gine tüter ocağın,
Ağlama Erzürüm bu esaletde
Ses verdin cihana Oniki Mart’da!
Bir sabah namazi Süvari uci
Coşa gelmiş, Türk’ün elde gılıci,
Düşman(ın)i sürdi aci mi aci
Ağlama Erzürüm bu esaletde
Ses verdin cihana Oniki Mart’da!
Söyliyen Behçet’dir, söyleden Hah’dır,
Gözümle görmüşem yalanım yohdur,
Yetişdi Türk’ün yoli mubahdır!
Ağlama Erzürüm bu esaletde
Ses verdin cihana Oniki Mart’da!”